16 Aralık 2009 Çarşamba

EVREKA ! BEN DE EVRENİN SIRRINI ÇÖZDÜM..! HOLOGRAFİK EVREN!

Ya kendimi işlerime vereyim diyorum bu ara, zira yığıldılar ama beyin işte bu durmuyor.. Face'den çıkıyorum maillere sarıyorum, onu bırakıyorum başka bir şey buluyorum.. Aralarda da iş yapıyorum.. Birde oğluma düzenli ders çalışma yetisi falan kazandırmaya çalışıyorum, sanırım önce kendimi eğitmem gerek..

Herneyse geçtiğimiz haftasonu sanırım, Ayşe Arman'ın bir röportajı yayınlanmış, gazete almıyorum bilmiyorum, bu röportajın içeriği e-posta olarak ulaştı bana.. Belki sizlerde okumuşsunuzdur. Mesajın başlığında şöyle yazıyor, "Heyecan verici gelişmeler : Kristal çocuklar ortaya çıkıyor" ve yazının ilk cümlesi "Beyninde ekran açıyor.. Elleriyle okuyor.. Kapalı gözlerle renkleri görüyor..."

İşte bir safsata daha diye okuyorsunuz yazıyı, hatta Ayşe Arman'ın saçmalıklarından biri diye bakıyor insanlar olaya anlıyorsunuz ki... Ayşe Armanla bir zorum yok, istediğini yapmakta özgürdür kendisi.. Röportajı merakla okuyorum.. İşin özü şu ki bunun bir teknik olarak geliştirildiğini ve insan beyninin eğitilmesi ve yönlendirilmesi neticesinde daha fazlasının kullanımı sağlanarak bu tür sonuçlara ulaşılabildiğini anlatıyorlar. Hatta eskiden mistisizm ile uğraşanların usta olabilmek için katlandıkları eziyetlerin ardından erdikleri noktalara şimdi küçücük çocukların bile 10 ders ile başlayarak kolayca ulaşabildikleri anlatılıyor.

Yazıyı okumayanlar için biraz açayım, çünkü yazının tamamını burada veremeyeceğim zira bu yazının içeriğinde atıfta bulunacağım tek yazı o değil. Tekstik mümesilliği yapan Sevda Bakankuş katıldığı bir projeden sonra bu noktaya geldiğini anlatıyor. Katıldığı projenin adı, "Holografik Beyin Teknikleri" Rusyada pek çok merkezde uygulandığınız ve bunlara İnsan Gelişim Akademileri dendiğini söylüyor. Bu merkezlerden Türkiye'de de oluşturmak amacıyla ülkemize gelen bir ekipten ders aldığını ve Türk insanına uyarlayarak şimdi kendisinin eğitimci olarak bunu yaygınlaştırmaya çalıştığından ve hatta eğitim sistemine bile dahil olabileceğinden bahsediyor. Buraya kadar ters bir şey gelmedi bana, sonuçta insanlar yoga, metidasyon ve r2 gibi pek çok konuda pek çoğu şarlatan olsada eğitimler alıyor ve başarılı sonuçlara da ulaşabiliyorlar.

Şimdi aslında uygulanan yöntem bilimsel olarak açıklanabilir olsada, halk dilinde daha anlaşılır kılmak adına insan beyninin bir bilgisayar olarak kabul edildiğini ve ilkin onu açmayı öğrettiklerini anlatıyor. Bu noktada uçukluk belirtileri olduğunu düşünüyorsunuz ve küçük bir öğrencisinin yapabildikleri ile roportaj ilerliyor. Öğrencinin annesi kızlarının ve eşininde bu işi çok güzel öğrendiklerini beyinlerinde bir ekran açıp, internetten bri dürbün yüklediklerini hayal ettiklerini daha sonra otomobillerine binip bu dürbünle yolun altında neler olduğunu çocuklarından görmelerini istediği gibi bilgiler aktarıyor ve gördüklerini duysanız inanamazsınız diye de ekliyor. Tabi benzetmeler ve anlatımlar bu merkezde devam edince işinin suyunun çıktığını düşünüyorsunuz.. Oysa aynı bilgiler size bilimsel bir yöntemle anlatıldığında oldukça inandırıcı ve mantıklı gözükmeye başlıyor.

Öncelikle şunu belirteyim ki bu tür olayların gerçekleşebileceğine dair inancım olmakla beraber, yüzde yüzlüğüne ulaşmış bir felsefem yok, ancak inandırılmaya açık bir pozisyonda duruyorum aksini ispat edebilen çıkana kadar. Hatırlarsanız geçtiğimiz senelerde de Secret diye bir kitap yayınlanmış topluca dilek dileyerek isteklerimizi gerçekleştirebileceğimiz gibi sonuçlar çıkartılıp, milyonlarca satan bir kitap pozisyonuna yükselmişti.

Benim karşı olduğum şey burada bu tür bilgilerin ya da haberlerin ya da inançların olması değil, ki bana göre büyük ihtimalle varlar ama bu şekilde pazarlanarak ya da ticarete ya da şarlatanlığa dökülerek insanların inanma, deneme potansiyellerinin düşürülmesi.. Secret da anlatılanlar yeni bir bilgi değil binlerce yıl önce pek çok medeniyetin bulduğu ve uyguladığı bir bilginin yeniden ambalajlanması aslında.. Yani eğer biraz ezoterizm merakınız varsa, spirütellik vb şeylere ilgi duyuyorsanız okuduklarınızdan siz de aynı sonuca varabilirsiniz. Yani aslında habire aynı şey keşfedilip duruyor, herneyse konuyu dağıtmak istemiyorum.

Gelen e-postayı muhalefet edeceğini düşündüğüm ve yine okuyup fikir beyan edeceğini düşündüğüm bir kaç arkadaşıma gönderdim. Muhalefet cephesinden gelen yanıtta kişisel bir yorum olmamakla beraber aynı roportajın eleştirildiği bir blog adresi vardı. Röportajın tamamıda bu blogda yayınlandığından dilerseniz az sonra vereceğim linkten siz de okuyabilirsiniz..

Blog Prof. Dr. Kerem Doksat'a ait kişisel bir platformdu. Arkadaşım e-posta ve röportaj hakkında söylemek istediklerini uzun uzadıya yazmak yerine Sayın Doksat'ın kaleminden bana aktarmayı tercih etmişti. Sizde Sayın Doksat'ın yukarıdaki metindeki adına tıklayarak ilgili röportaj ve yorumlara ulaşabilirsiniz, onları buraya aktarmayacağım.

İlgi duyup okuyacağını düşündüğüm bir başka arkadaşımdan ise farklı bir e-posta geldi, e-posta'nın başlığı "Kuantum Mistisizmi : Holografik Evren"'di.

Blogumu takip edenler kutsal kitaplar, gizemli medeniyetler ve öğretilere olan ilgimi bilirler. Şöyle söylemek istiyorum bu yazıyı okuduktan sonra kafamda uçuşan her tür soruyu bir zemine oturtabildim galiba. Hem de bilimsel bir zemine.. Çok şaşırtıcı değil mi ? Düşündüğüm her şeyi bu yazıya aktarmam tam olarak mümkün olabilecek mi bilmiyorum ama, mesajı paylaştığım arkadaşlarımla evrenin sırrına nihayet bizimde vakıf olduğumuz noktasına kadar geldiğimizi itiraf etmek durumundayım :)

Yazının sanal kaynağını bilmediğimden burada sadece alıntılar yapmakla yetineceğim çünkü gerçekten uzun bir yazı ve büyükçe bir kısmında Kuantum Fiziği tarihçesi ve gelişmelerinden bahsediyor. Yazıyı sona erdirdiğinizde hiç bir şey imkansız değilmiş gibi hisettiğinizden Ayşe Arman'ın röportajında anlatılmaya çalışılan şeyinde aslında "olabilemez" olmadığını düşünmeye başlıyorsunuz. Ben bir yerden tutturdum kendimce sorularıma zeminler yaratıp her birini bi mindere oturttum, sizden ricam aksini iddia etmeniz.. :) Sorgulamak zorundayız değil mi?

Yazının başlığının hemen altında "Onur Gece" ismi yer aldığından yazıyı derleyen olduğunu düşündüğüm bu kişinin adını öncelikle vermek ve kendisine çok teşekkür etmek istiyorum beni karanlıktan aydınlığa çıkardığı için, Ayrıca yazının altında kullanılan kaynakların da linkleri yer aldığından bende bu yazının sonunda inceleyebilmeniz için aynı kaynakları sunacağım.

İşin özünü açıklayabilmek adına yazıdaki iki paragrafı sizlerle paylaşmak istiyorum, çünkü sanırım anlatsam da bu şekilde ifade etme şansım fazla olmayacak ;

"Yeni Bilim Başlıyor….

Beyinlerimiz, temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematiksel olarak oluşturmaktadır: Beyin, holografik evrenin içerdiği bir hologramdır.“Bizim ötemizde” yalnızca engin bir dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliğin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca, beyinlerimiz bu holografik karmaşayı alıp onu taşlara, sopalara ve dünyamızı oluşturan diğer tanıdık objelere dönüştürme yeteneğine sahip olmasıdır. Başka bir deyişle, bir porselenin pürüsüz yüzeyi ve ayaklarımızın altındaki plaj kumu, gerçekte yalnızca fantom organ sendromunun süslü bir çeşitlemesidir.

Bu da bizi, algılananın mutlak evren değil, sadece insanın evreni olduğuna; bunun gibi her boyut algılayıcısına göre de sonsuz sayıdaki evrenlerin bulunduğuna ve evrende mevcut olan bağlantılar dolayısıyla insanın boyutsal bilinç sıçraması sonucu genişleyen-değişen algı durumu ile birlikte Hakikâti olan bu boyutlara uzanabileceği gerçeğine götürür. Böylece evren ve boyutları tüm varlıkların katılımlarıyla rölatif (izafi) bir biçimde hiyerarşik olarak var olmuş Tekil bir yapıdır
."

1917 yılında David Bohm adlı bir bilim adamının yaptığı çalışmaları özetleyerek devam eden yazıda, o yıllardan günümüze gelinene kadar keşifleri ve yaşananlarla beraber bulunanlara verilen bilimsel isimleri oldukça anlaşılır ve güzel bir dille anlatıyor. Bir bilim insanı olmamakla beraber yazının içeriğinden anladığımı bende kısaca aktarmak istiyorum.


Bohm yaptığı çalışmalar neticesinde kuantum mekaniği ve rölativite kavramlarının çok temel noktalarda birbirinden ayrıldığını ifade ediyor. Peki nedir bu kuantum mekaniği ve rölativite kısaca onları anlamaya çalışalım.. Yine ilgili yazıda verilen tanıma göre kuantum mekaniği "Gerçekliğin süresiz, nedensiz ve mekandan bağımsız olduğunu" söylerken, rölativite gerçekliğin sürekli, nedenli ve mekana bağımlı" olduğunu iddia eder. Örneğin kuantum fiziğine göre bir atom parçacağının hareketi kelebek etkisi yaratarak evrenin bambaşka bir yerindeki bir başka atomsal hareketi tetikleyebilirken, rölativite bambaşka bir mekandaki parçacığın burdaki bir parçacığın hareketinden etilenmeyeceğini iddia eder. Rölativiteye göre mutlaka her şeyin bir nedeni vardır. Nedensiz herhangi bir şeyin olması mümkün değildir. Bilim adamlarını karşı karşıya bırakıp sayısız deneylerle ispata sürükleyen bu iki teori, 1982 yılında Paris Üniversitesi Optik Fizikçilerinden Alain Apect, Gerard Roger ve Jean Dalibard tarafından yapılan Aspect deneyi ile her iki teoride söylenenleri ortak bir yolda birleştirecek farklı sonuçlara ulaşılmıştır. Daha bilimsel yoldan söyleycek olursak, "....bu deneyi yaparak kuantum gerçekliğinin ardında bir başka gerçekliğin gizli olduğunu bulmuş ve Einsten’ın determinist (gerekirci) ilkesi ile Bohr’un madde–antimadde arasındaki etkileşmenin sonucu yerel nedensellik ilkesinin olamayacağı görüşünün bu boyutta birleşmesini sağlamıştır. Böylece bir foton (tanecik) galaksinin ya da evrenin ucundaki bir diğer fotonla (parçacıkla) veya diğer tüm fotonlarla (parçacıklarla) deneydeki gibi zaman ve mekan kavramı olmaksızın bağlantılıydı. Buna göre ya Einstein’ın uzun süre kabul gören “hiçbir iletişimin ışık hızından daha hızlı gerçekleşemeyeceği” teorisi gerçekti ya da iki parçacık mekândan bağımsız olarak birbirleriyle bağlantılıydılar."

"GİZLİ DÜZEN (Örtük, Saklı Düzen):

Parçacıkların yerel olmayan ilişkilerini David Bhom bir plazma içindeki, elektronların, gelişi güzel, kaotik bir biçimde sürekli bir kararsızlık durumunu yaratarak hareket etmek yerine, tüm elektronların bilgisine göre yani holografik bir biçimde davranış sergilediğini ve buna da “plazmon” ismini vererek (aynı durumu metallerde de) deneysel olarak göstermiştir. Bu görünmeyen ve holografik özellikli sisteme “Gizli (Örtük) Düzen” ve bu düzenin kendi boyutlarınca belirdiği, göründüğü düzenleri de “Belirgin Düzenler” olarak ifade etmiştir.

Böylece bir taneciğin, diğer taneciklerden, deney aletlerinden ve onu gözlemleyen (deneyi yapan ve izleyen) gözlemcinin zihninden veya gözlemcinin zihninin deney aletleri ve taneciklerden bağımsız olmadığı ve daha derin bir düzeyde birbirinden ayırt edilmeksizin Tek bir yapı oldukları, ancak belirgin düzende açığa çıktıklarında farklı isim ve yapılarla anıldıkları ve de bu iki düzen arasındaki gidiş gelişlerle de her an birbirleriyle bağlantılı oldukları görülür.

Bu nedenle her şey bir diğer şeyin tüm özelliklerine sahip olan diğer aynı şeydir ki, varlık bu şekilde birbirinin devamı olarak sürekliliğini devam ettirmekte ve bundan ötürü fark edelim ya da etmeyelim, yine birbirlerini zaman – mekan kavramı olmaksızın her an ve her şekilde etkilemektedirler. Uzay- zamandan bağımsız etkileşmeyi sadece mekanlar arası değil, varlığın geçmiş-şimdi-geleceği arasında var olan aynı biçimdeki bağlantıyı da kapsayacak şekilde düşünmeliyiz. Bu zamansal bağlantıyı anlamak içinse, nasıl ki sağduyumuza göre geleceğimiz, geçmişimiz tarafından oluşturuluyorsa, geçmişimiz de aynı biçimde geleceğimiz tarafından şekillendirilmektedir. Dolayısıyla, olaya Tek bir gözle (bakış açısıyla) Bütünsel Boyuttan baktığımız taktirde ayrı ayrı olarak geçmişin mi geleceği yoksa, geleceğin mi geçmişi var ettiği sorusu anlamsızlaşır. Çünkü o boyutta, herhangi bir zaman ayrımı olmaksızın Tek bir zamanın varlığı söz konusudur. Tıpkı Einstein’ın “geçmiş, şimdi ve gelecek, sadece bir illüzyondan ibarettir. Her ne kadar gerçek görünseler de…” dediği gibi."


Bu noktadan sonra yazıda hologramlar ve mantığı anlatılıyor.. Şöyle ki hologramlar bir taşın suya atıldığında oluşan tek merkezli dalgalar gibi bir laser ışını oluşumundan meydana geliyorlar ve ancak laser teknolojisi ile yapılabiliyorlar, tam olarak teknolojisini aktaramayacağım şimdi size ama, burada önemli olan nokta hologramların bölündüklerinde bütüne ait özellikleri kaybetmiyor olmaları yani, bir elma hologramını ortadan ikiye böldüğünüzde aynı özelliklere sahip iki elma hologramına sahip oluyorsunuz. İki tane yarım elma hologramına değil.

Yine yazıdan öğrendiğime göre, 1960′larda ise Pribram, bilginin beynin nöronlarında veya küçük nöron gruplarında depolanmadığını ve kodlanmadığını ispatlayarak, sandığımızın aksine beynimizde anılarımızı ve öğrendiklerimizi depolayan odacıklara sahip olmadığımız acı gerçeğiyle bizi yüzleştirmiş oldu. Bu anlamda yaptığı çalışmalarda, fareleri bir labirentte koşturarak, yolu öğrenmeleri sağladı ve ardından, aynı farelere beyin ameliyatları yaparak, ilgili bilgiyi sakladığına inandığı bölümleri beyinlerinden alarak aynı deneyi tekrarladı, fareler dengeleri bozulmuş olarak da olsa yollarını yine buldular.. Sonunda Pribram yaptığı çalışmalarla, beynin anıları belirli bir merkezde değil aynı hologramlarda olduğu gibi her bir hücresinde bütünü ile depoladığı sonucuna ulaştı. Yani ne kadar küçük parçalara ayrılmış olursa olsun beyin bilginin tamamını ya her hücresinde saklıyordu ya da bunların saklandığı merkez beyin değildi..

Yazıyı tamamladığımda öğrendiğim iki şey ;

1. Aslında tek bir bütün var ve hepimiz onun parçalarıyız.
2. Her parça bütüne ait tüm bilgileri bünyesinde barındırıyor

ve bu ikisi birleştiğinde ortaya holografik evren denilen oluşum çıkıyor. Yani aslında var olmayan ve bizim bulunduğumuz boyutta ya da programlandığımız şekilde algıladığımız evren.

Bu verilerin ardından ulaştığım noktalara kendim bile hayret etmekle beraber, fazla detaya inmeden sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Kur'an'a göre hepimiz bir nefesten üflendik, dolayısıyla yaratıcının nefesinin parçalarıyız.. Nefes hayat bulmak, nefs ise fiziksel oluşumumuz dışındaki varlığımız olduğuna göre de zaten bu holografik evren teorisi ile çok güzel açıklanabiliyor bana kalırsa.

Yine Kur'an'da pek çok yerde "onlar özbenliklerine zulmettiler" der.. burada bahsedilen özbenlik nefs, yani üflenen nefesdir.. Yani evrenin oluşumuna ters bir hareket yaptığınızda evrenin her noktasını etkiliyorsunuz demek anlamına gelir bu da.. Enerjiyi (nefesi) negatife çevirdiğinizde (kötülük dediğimiz şey) o halde evrenin enerjisini ki yine bu yaziya gore hepsi bir bütün olduğuna göre nefesi barındıran tüm alemleri etkiliyorsunuz demektir.

Bu da aklıma şunu getirdi, evrenin enerjisinin kullanıldığı söylenen r2 ve feng sui gibi oluşumlarda ve bu oluşumlarla ilgilenenlerde negatif enerjinin yoğunlaştığı alanlarda bulunmak istememek ve yaşam alanlarındaki enerjinin negatife döndüğü yerleri tesbit edip düzene koymak isteği vardır. Çünkü negatif enerjinin bulunduğu yerlerde kendilerini huzursuz hissederler. Bu negatiflik ya da kötülük kendilerini hedef almasa bile enerjinin negatifleşmesi onları etkilemektedir. Ve kötülüğün çok olduğu yerlerde enerjinin fazlasıyla negatife dönüştüğü ve doğal afetlerin bir kısmının bu şekilde tetiklendiği gibi de bir inanış vardır. Yani poztifi enerjinin (iyi niyetin) kaybolduğu bölgelerde evrendeki pozitif enerji negatifi kırmak için tepki verir ve doğal afet olarak adalandırdığımız durumlar ortaya çıkar.. Bu da Holografik Evren Teorisi ile gayet güzel örtüşüyor bana göre..

Alternatif tıpta uygulanan auramızdaki deliklerin yada enerji kırılmalarının tedavi edilmesi de aynı mantıktan yola çıkar. Stres gibi bir negatif enerjinin fiziksel bedenimize zarar verip hastalıklara yol açmasıda aynı negatif enerjinin nefesi taşıyan her alanı etkilemesi sonucu gerçekleşir. Ya sağlığımızı ya da mutluluğumuzu kaybeder kendimizi huzursuz hissederiz.

Kendinde negatif enerjiyi yükselten (fesat, iyi niyetini kaybetmiş) insanlarin yanında kendi enerjiniz tükenmiş gibi hissedersiniz. Sadece o konuştuğunda bile yorulursunuz bu nedenle, kalbiniz sıkışıyor gibi olur. Yine bunun nedeni ondaki negatif enerjinin sizin taşıdığınız ve sizin çevrenizdeki pozitif enerjiyi kırmaya çalışıyor olmasındandır. Yaşasın Holografik Evren teorisi...

Evrendeki hemen herşeyi bu mantıkla açıklamak mümkün. Sadece bir anda okuğum şeyler beynime doluşuverdi o yüzden yazdım. Ve tabii matrix filmi de hafızamda canlanan görüntülerden biri.

Cennet ve cehennemin yeryüzünde olduğu gerçeği de belki bu diye düşündüm şimdi.. Eğer hologrfaik bir evrende yaşıyor kendi algılarımızı ya da programlandığımız algıları görüyorsak, ölüm bu programın upgrade edilerek aynı evreni başka bir boyutla algılıyor olmamızı sağlayabilir bu durumda. Yani ölüm diye bir şey yoktur sadece bu nedenle ölüm pek çok felsefe ve inanış da sadece boyut değiştirmektir. Bu durumda ölümden sonraki hayat aynı mekan üzerinde evreni farklı bir boyutta algılamamızla gerçekleşir diyebiliriz. Ve eğer reenkarnasyon da var olduğunu düşünürsek sadece algımızın boyut değiştirmesi ile doğuyor ve ölüyor olabiliriz. Yani ruh veya nefes olarak zaten hic mekan değiştirmiyor sadece boyut değiştiriyoruzdur ki bu zaten kadim medeniyetlerin inandığı yaratılış ve ölüm hikayeleri ile çok güzel örtüşüyor. Biz Holografik Evren bulduk sırları çözdük derken onlar zaten binlerce yıl öncesinden bunları biliyorlardı ama o ayrı :)

Bu durumda din günü olarak kutsal kitapta verilen gerçek dünyanın sonuda hepimizin aynı anda boyut değiştirerek aynı evreni farklı bir boyutta algılamamız sonucu oluşacak olabilir. Ve belkide o nedenle kristal vb isimlerle adalandırdığımız nesillerin algıları bizimkinden çok farklıdır kimbilir. Belki de bir nesil algısı tamamen farklı gelecek ve onlar bizim yaşadığımızı sandığımız evreni farklı bir boyutta görecekler.. Holografik Evren Kurguları diye bir kitap yazmalıyım ben belkide.

Bu durumda ölüm de, kısa bir bilinç kaybı ile boyut değiştirmekten başka bir şey olmuyor. Korkmamıza gerek kalmadı.

Ayrıca yoga, meditasyon ve hatta eski mısır öğretilerinde bize büyü ya da uçuk gibi gelen pek çok şey aynı mantıkla açıklanabilir diye düşünüyorum. Ölüm fiziksel olarak formatlanıp geri gelişimizin habercisi bile olabilir. Yani eskittiğiniz elbisenizi değiştirip hayat sahnesinde yeniden rol alırsınız bu durumda. Ama nefes sabittir size üflenen nefes aynıdır.

Ama eğer anılarımızın tamamı hologram mantığı ile beyinde depolanıyorsa o zaman reenkarne olmuş insanlar geçmişlerindekileri nasıl hatırlıyorlar diye düşündüm kısa bir an. Onada şu açılamayı buldum zaman kavramı olmadığına göre.. ki beynin tamamını alamadıkları için kalan parçada bu şekilde depolandığını düşünüyorlar.. bu tecrübelerin veya yaşam öğretilerini belkide beynimizde fiziksel olarak değil. Yine nefes de enerji olarak tutabiliyoruz. Bu da medyumların yaptıklarını açıklıyor aslında. Bir enerji kümesindeki bilgiyi okuyabiliyorlar onlar. Zaman olmadığı düşünülürse.. vay be... olm açıklanmadık bişi kalmadı.. sırrı bulduk.. :)

Yazının son bölümü hakkında yorum dahi yapmadan aynen aktarıyorum size.. Konu Levh-i Mahfuz..

"HOLLOGRAM VE TASAVVUF,
Ahmet F. Yüksel

Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin de ışığı altında beynin nasıl programlandığını düşünelim… Kişinin “Ayan-ı Sabite” denilen, sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz yirminci gündeki kozmik ışınlar, meleki tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet doğum anında alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan, Allah isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana gelmiş bir birim. Ve bu kemalatın genetik verilerle insandan insana nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan dokuz isim her insanda mevcut. (Bakara 30-31) Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef’al boyutlarını özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir.

Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir. Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz: Görüntülenmesi istenen cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının hologram plakasına cismin görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri de, doğum öncesi ve doğum anında, kökeni meleklere dayanan burçlar olarak tabir ettiğimiz sayısız takım yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl benzer frekanstaki ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu olarak ortaya çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden gelen ışınlar da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve kişilerden programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip, çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf tecrübeli bu anlamda “eşyanın menşe-i”ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır. Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz, sınırsız tek olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir. Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler, O’nun ilmiyle, O’nun ilminden ve O’nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan her şey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel ilim, güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin, her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin, “Zerre küllün aynasıdır” şeklinde anlatmaya çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz’iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır. Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç, ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz, kendi varlığınızdakinden, Öz’ünüzden istiyorsunuz. Yani Öz’ünüzde mevcut olan Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise, zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır.

Zaman, mekan, geçmiş, gelecek diye algılananların hepsinin algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu, bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür. Tüm’ün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak: zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır. Levh-i Mahfuz, “kesreti” yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma Terkiplerinin “kaza ve hüküm”, bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki “hüküm ve takdirin” fiiller alemine yansımasıdır. Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levh-i Mahfuz alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar, Levh-i Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim, galaksiler, burçlar, güneşler, planetler ve dünya üzerindeki her şeyin varlığını Allah’tan alır. Ve herbiri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan, sadece ve sadece tek’tir, varlık Vahidül Ahad olan Allah’dır. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek’in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve Mutlak yaratıcı her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki, evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de “Alemlerin aslı hayaldir” diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir."


Ne diyorsunuz? Levhi mahfuz açıklaması bana çok mantıklı geldi..

Kalın sağlıcakla
Fasulye

10 yorum:

Adsız dedi ki...

yazıda kaynak vereceğimi söyleyip unutmuşum özür dilerim.. burada aktarıyorum hemen ;
1. http://www.essays.cc/free_essays/e4/dkt106.shtml, Çeviren: Işık UÇKUN
2. Celal Erakman, www.holografikdunya.com/?page_id=2
3. Çetin BAL, http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/kuantumbilinc.htm
4. http://omegafdn.org/hologram.html
5. http://www.xxanadu.org/hologram.htm, Hülya Xxanadu
6. Ahmet, F. Yüksel, http://www.sufizmveinsan.com/bilimvedin.html
7. Ahmed Hulusi, www.ahmedhulusi.org

Vladimir dedi ki...

Çok ilginç bir yazı. Hzla okudum. Evde daha dikkatlice okuyacağım. Enteresan paylaşım için teşekkürler.

Adsız dedi ki...

teşekkürler vladimir bende müzik ziyafetine geleceğim en kısa zamanda :) fasulye

Özlem dedi ki...

tikandim desem.
gercekten farkli bir sekilde yorumlamissin tebrik ediyorum.
aklimizda olupta tam olarak soze dokulemeyenler burada var:)))))))

Beyaz Tavşan dedi ki...

Merhaba,

Ben de bu konularla oldukça fazla ilgileniyorum. Yazını okudum ve benim de paralel düşüncelerim var.

Fakat Levhi-Mahfuz'un yazısında hatalı bilgiler var, onları bir düzeltmek istedim: Örneğin Kuantum teorisinden gelen hologram benzetmesinde, hologramın bir parçası kırılırsa geri kalan parça bile hala bütünü barındırır bilgisi yanlış. Holograma lazerle cismin görüntüsünün kaydedilmesi de tam olarak anlatılmak istenen şey değil benim bildiğim kadarıyla.

Vaktim bitti, sonra devam ederim. Fikirleri paylaşmak ve tartışmak da ayrıca çok güzel :)

renova dedi ki...

merhaba sevgili dostlar...
gelecek yüzyıllarda insanoğlunun geleceği nokta..hologramlardır..günümüzde insan beyninin tam olarak kullanamadığı bu doğal program fotografik hafıza ile aktif hale gelmektedir..bu iki teknikden başka gidecek daha öte bir köy yoktur...birşeyi biliriz herşeyi biliriz felsefesi burdan çıkmaktadır.beğenelim begenmeyelim yada şiddetle karşı çıkalım...ama varoluş sebebini soran herkes bu cevapla karşıkarşıya kalacakdır..düşünce okuma diye bir şeyde yokdur arkadaşlar .sadece hiç olmak sonra istediğimiz bilgi olmakdır bu okadarda abartıldığı kadar karmaşık değildir aksine son derece basit eğlenceli bildiğiniz bütün gerçekleri yerlebir edecek kadarda muhteşemdir....sevgiler...

renova dedi ki...

merhaba sevgili dostlar...
gelecek yüzyıllarda insanoğlunun geleceği nokta..hologramlardır..günümüzde insan beyninin tam olarak kullanamadığı bu doğal program fotografik hafıza ile aktif hale gelmektedir..bu iki teknikden başka gidecek daha öte bir köy yoktur...birşeyi biliriz herşeyi biliriz felsefesi burdan çıkmaktadır.beğenelim begenmeyelim yada şiddetle karşı çıkalım...ama varoluş sebebini soran herkes bu cevapla karşıkarşıya kalacakdır..düşünce okuma diye bir şeyde yokdur arkadaşlar .sadece hiç olmak sonra istediğimiz bilgi olmakdır bu okadarda abartıldığı kadar karmaşık değildir aksine son derece basit eğlenceli bildiğiniz bütün gerçekleri yerlebir edecek kadarda muhteşemdir....sevgiler...

Adsız dedi ki...

mrblar fasulye ve diğer arkadaşlar.
fasulye yapmış olduğun yorumu geç okudum,hayır zamanında okudum.pardon önce okudum.küçük bir espriyle başlamak istedim.yorumun gayet iyi.bakış açın ayrıntılı.herşeyi düşünmüşsün.düşüncelerinden daha farklı bişey düşünemiyorum fakat din konusu düşünüldümü için den çıkılmaz olan bu durum dahada karmaşıklaşıyor.
teşekkürler...

Adsız dedi ki...

ya bilim ne demek hala anlamamışsınız, afrika kabilelerinden bir adım daa ileridesiniz en azından bilgisayar kullanabiiyorsunuz.yok parmağıyla okuyomuşta renkleri parmağıyla görüyorlar mış mış... bir de çok bilimsel demişsiniz. bu arada dipnot düşeyim: parmağıyla okuduğunu iddia eden adam sahtekar çıktı. çok şaşırdınız sanırım, insanlar gözleriyle okuyarak çok ama çok yol aldı

Aysun dedi ki...

Ben bunlari yillar once kimseden duymadan okumadan kesfettim. Ancak cevabini bulamadigim soru su: sebep ne amac ne ve en sonunda ne olacak? Yaratan aci cekeninde cektireninde mutlu olanimda vb her seyin ruhunda deneyimliyor yasami. Ve boyut degistiriyoruz. Deneyimler deneyimler. Sinra ne olacak hep boyle mi devam edecek. Okyonusta gezen deniz analari gibi evrende gezecek miyiz? Sonu ne olacak? Kiyamet kopacak 1 e geri donecegiz ve bu kiyamet dunyada degil evrende kopacak. Yaratan deneyimlemeyi biraktiginda ne olacak. Sistem kendini cokertip sonsuz bir sessizligemi gomulecek. Bilgisayarin fisini cekmis gibi. O zaman sebep ne amac ne? Bu soruyu dusundunuz mu hiç?