CEHALETİMİ ÖZLEDİM..
Perşembe, Temmuz 02, 2009 | Author: Fasulye
Bir süredir kendi güncelimde, kendi gündemimi yaşamaktan yazamıyordum. Biraz da istemiyordum nedense.. Hani öyle istemeden yazmak da, iş olsun diye hiç bana göre değil gerçekten..

Az önce geldi bir mail, öyle iş arasında okuyayım bakalım neymiş diye düşünürken, içimde uyuyanları mı uyandırdı bilinmez.. Öyle yazasım geldi birden.. Birikmişlerimi dökesim geldi aniden.. Biraz duygusal, biraz şiirsel, biraz masal tadında bir tat bıraktı damağımda bu mesaj..

"Ne güzel cahildik. bu zamanlar öyle güzeldi ki" diye başlıyordu mesaj, hemen altında bir sobanın yanında bir teyze keyifle oturmuş sobanın yanına, üzerindeki çayın odaya yayılan kokusunu duyuyordu belli ki.. Hayır koymayacağım resmi buraya.. Hayal tadında her şey bu.. Bir nesil öncesinin çocukluğuna dair bir tasviri olsa da resimdeki odanın, o nesillerin çocukları olan bizlerin yaşamını da sarmalıyordu sanki, bir büyük annenin evindeki yetişkin anne babamızın çocukluğuna dair izler gibi.. Bazen bende böyle hissediyorum annemin evine gittiğimde kendi odamda.. Şimdi bensiz ama sanki bir gün dönermişim gibi hiç bozulmamış düzenine baktığımda.. "Mutluluğun resmini çiziyorduk" diye bitiyordu mesaj, aradaki satırlarda beni çoktan o eski güzel günlere götürüp getirdikten sonra.. Özlediklerimden fazlası kalmış içimde meğer..

"Dışarıda kar...
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa...Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu...
Sucuk lükstü.
Yumurta lezzetli.
Ekmek her zaman ekmek gibi...


Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında, boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım...
"
Ben yaşlı mıyım sahi o kadar.. Bu kadar mı uzakta kaldılar o günler.. Ben büyümekle meşgulken mi zaptteti bu tek dişi kalmış medeni dünya bizi.. Oysa ne kadar doğal süreçlerden geldim de geçtim gibi hissediyordum bu ana kadar..

Sokak aralarına yığılmış simsiyah kömür yığınları arasında açılırdı okullar ben çocukken oysa.. Kararmış küfelerle taşırdı bir çoğunu hamallar. Her evin altında olan kömürlüklere.. İner çıkar, iner çıkardı o merdivenleri hiç bıkmadan bir ton kömürün altında, kimi yaşlı kimi genç ama hepsi kmürün tozuna bulanmış, ekmek parası için çalışıp duran insanlar.. Bazen de hamala bile verilecek para olmaz dı da ailecek ellerinde kovalar güle oynaya taşırlardı insanlar.. Bütün kömür taşınıp bittikten sonra birer kara leke kalırdı tozun toprağın içinde sokakta.. Ertesi günü çalı süpürgeli çöpçüler tozuta tozuta sokağın başından başlar sonunda dek süpürüp temizlerlerdi kapkara dumanlar içinde.. Kömür taşınana dek biz hoplayarak zıplayarak oyunlarımıza devam eder arada çaldığımız bir kaç kömürle sek sek çizerdik sokaklara, bahçelere.. Her zaman tebeşir bulunmazdı ki o zamanlar.. Okullarda olurdu onlar.. Kırılmış kiremit parçaları ya da kömürle çizerdik biz sek sekleri.. Öyle plastikten yapılmış çizgiler satılmıyordu çarşılarda ki kuralımda evimizde bile sekelim..

Sobanın tepsisinin üzerinde dururdu ucu kararmış ve kıvrık kömür maşası.. Sobanın altından şöyle bir sokup karıştırmak lazımdı arada bir.. Küller dökülürdü sobanın içinden o zaman ki kömür daha güzel yanardı sanırım.. Genellikle sobanın kendi tepsisi altında bir muşamba ya da benzeri bir şey serilirdi ki bu maşa ile kurcalama işlemi sırasında etrafa saçılan kor parçaları zemini ya da halıyı yakmasın.. Üzerinde kahverengi-siyah yanık lekeleri olurdu o muşambaların.. Kenarları ipliklenmiş kıvrılmış olurdu kimi zaman..

Babam maşayı sobanın üzerine ters koyar ekmekleri dizerdi her sabah.. Mis gibi kokardı o ekmek.. Üzerine sürdüğü yağ ile bir severdim ki.. Tost makinaları vermiyor şimdi o tadı.. Babamın elinden mi sobadan mı bilinmez.. Özlemişim..

Ekmekler kızarana kadar meşgul olan sobanın üzerine çay yerleşirdi sonra dumanı tüterek.. Kahvaltıdaki domatesin tadına da doyulmazdı gerçekten.. Kömürlükten eve çıkarılan kömür bittiğinde hane halkından biri iner bir kova daha getirdi kömürlükten.. Bir de kömürlük anahtarları olurdu bu yüzden.. Asılırdı kapı girişine ki bir yere kaybolmasın.. Asma kilidi vardı bizim apartmandaki kömürlüğün kapılarında.. Hala durur onlar şimdi kullanılmayan eşyalar konuyor içine.. Gıcırdayan tahta kapıları bile değişmedi oysa..

Akşam oldu mu yıkadığı kestaneleri özenle keser yerleştirirdi babam sobanın üzerine, gün içinde yıkanmış çamaşırlar sobanın borusuna takılan askıdan sarkmış vuran sıcağın harıyla bir sağa sola sallanırken.. Radyodan Türk Sanat Müziği dinlerdi annem iş yaparken.. Kadın gelmezdi o zamanlar bize.. Annem yapardı temizliği.. Merdaneli çamaşır makinasının başında sıkardı saatlerce çamaşırları..

Ne güzel kokardı o kestane.. ayıklayıp avucuma koyduğunda babam elim yanmasın diye hemen ağzıma atar bu seferde ağzım yandığı için zıplamaya başlardım evin içinde.. Sıcak yenir derdi babam kestane bende uyardım onun aklına beklemezdim soğusun diye.. Soğudukça sertleşir kururdu zaten..

Kestane yoksa, bu defa patates konardı sobanın altındaki sürgülü kapak açılıp da közün içine.. Kumpir nedir bile bilmediğim zamanlarda bile bayılırdım o kabuğun hemen altında kalan bölümü kemirmeye.. Ondandır her kumpir alışımda malzemesinden çok kabuğun altında kalan bölümü plastik kaşığı kırmadan kazıyıp yemeye çalışmam herhalde.. Dört gözle beklerdim babamın elindeki maşa her sobanın içine girdiğinde bir patatesle geri çıkmasını..

Yağda yumurta yapardık sabahları biz omlet değil.. Öyle sahanda beyazın ortasında sarısına ekmek batırarak ne guzel yerdik yumurtayı kızarmış ekmekle beraber, canım çekti şimdi :)

Ankara'nın sert olurdu kışı gerçekten ya da ben küçüktüm ondan öyle gelirdi bilmiyorum.. Bata çıka okula giderdik karların arasından ama hiç üşümezdik sanırım hatırlamıyorum.. Sobanın yanında giydirirdi annem beni üşümeyeyim diye.. Hatta sobanın yanında yıkadığını bile hatırlamıyorum bir zamanlar..

Gazeteler atılmaz saklanırdı o zaman sobayı tutuşturmaya lazım olurdu çünkü.. Öyle kullanılmayan ufak tefek şeyler de atılıverirdi sobaya.. Evlerin bacalarından çıkan simsiyah dumanlar bizi zehirliyor olsada yine de çok güzel gelirdi bana bembeyaz çatıların arasından..Her ev sobalı değildi ben küçükken vardı kaloriferli evler ama bizimki oyleydi.. Sobalı evlerin salonlarını ortaya yaparlardı eskiden bütün odalar salona açılırdı ki, ortada yanan sobanın sıcağı dağılsın bütün evin içine diye.. Gaz sobaları vardı bir de o zamanlar.. Benim odamda vardı bir tane.. Salonda yanan sobanın sıcağı yetmez diye düşündüklerinden sanırım birde gaz sobası kurmuşlardı benim odama.. Oldum olası severim sıcağı zaten...

Ve devam ediyordu mesaj bu kadarla bitmiyordu ...

"Dışarıda kar...
İçeride kanaat...
İçeride huzur...

Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç! Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna râm olurduk. Kestane közlemek bütün bir gecenin mutluluğuydu. Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar... Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası..."

Bir kanaat vardı gerçekten o zamanlar sanırım.. Hiç fazlasını istemek aklımıza gelmiyordu hatırladığım.. Bir çift ayakkabımız olurdu hepimizin mevsimlik.. O eskimeden alınmazdı yenisi.. Annemin güne giderken giydiği bir kaç fazla ayakkabısı olurdu sadece. Her birinin aynı renginde çantası.. Biri iki yazlık bir iki de kışlık giyeceğimiz vardı.. Fazlası da gerekmiyordu ki zaten..

Annem, anneannemin anlattığını söylediği hikayeler anlatırdı bana o zamanlar.. Babam her akşam beni kucağına oturtup bir yandan ayıkladığı çekirdekleri bana yedirirken bir yandan Ayşegül kitapları okurdu. Bayılırdım o kitapların resimlerine.. Geçtiğimiz dönemde bir gazete veriyordu yeniden o kitapları.. Hepsinin resimlerine baktım doya doya.. Hiç değişmemişti Ayşegül..

Evimizde bir televizyon olsada hatırladığım o kadar çok elektirik kesilirdi ki bir odanın içinde yanan tek bir mum ışığında otururduk ailecek.. Babam geç gelirdi biraz.. Annem'e parmaklarımla gölge oyunları yapardım duvarlarda.. Hiç sıkılmazdım.. Bütün gün sokakta oynamışlığın doygunluğu da oluyordu sanırım üzerimdeki daha bir sakin hatırlıyorum kendimi şimdiki çocuklara göre..

"Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi? Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.

Çay da kokardı... Domates de...Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu. Dışarıda kar...İçeride huzur...Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi... Kimin umurunda... Ne güzel cahildik.

Mutluluğun resmini çiziyorduk... "

İçim cizz etti bu mesajı okuyunca.. Düşündüm ve oğluma çok üzüldüm.. Medeniyet beni esir almadan ne cahil ne mutluydum ben oysa..

Fasulye..
Bu kayda verilen bağlantılar
ÖĞRENCİ ANDI
Cuma, Mayıs 22, 2009 | Author: Fasulye
Yetmiş yıldan beri ilkokullarda her sabah söylenmekte olan “Öğrenci Andı” nı yazan ve 23 Nisan 1933′te Türk çocuklarına armağan eden Dr. Reşit Galip’tir.

Prof. Dr. Afet İnan, “Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler” adlı eserinde (s. 213) Dr. Reşit Galip ve “AND” hakkında şunları yazmıştır:

“1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. O, heyecanla Çankaya köşküne geldiği vakit, Atatürk’ün yanında bana bir kâğıt uzattı ve şunları anlatmaya başladı. ‘Sabahleyin ilk bayramlaşmayı kızlarımla yaptım. Onlara bir şeyler söylemek istediğim vakit, bir and meydana çıktı. İşte Cumhuriyetimizin 23 Nisan çocuklarına armağanı’ dedi:

Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Bu sözler, Türk çocukları tarafından o yıldan beri tekrarlanmaktadır. Vatanperver Dr. Reşit Galip, evvelâ bir baba olarak bu hisleri duymuş; sonra da Millî Eğitim Bakanı olarak okul çocuklarına bu andı içirmişti.”



“Türküm, doğruyum, çalışkanım.

İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.

Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

Ne Mutlu Türküm Diyene!”



Bu andın içinden Atatürk'ü çıkarırsanız geriye Türklük kalır.

"Türküm, doğruyum, çalışkanım.



İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir....

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

Ne Mutlu Türküm Diyene!”


Onu da çıkarırsanız geriye Kur'an başta olmak üzere bütün kutsal kitapların ve doğu felsefelerinin önerdikleri kalır..

“Doğruyum, çalışkanım.

İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymaktır

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.”

Hangisinden vazgeçelim..

a. Atatürk,
b. Türklük,
c. İnsanlık

Bir öğreti metni tüm insanlık için yazılır herkes içinden kendine düşeni alır.. Atatürk'ü istemeyen, Türklüğü ve insanlığı, Türklüğü istemeyen insanlığı alır.. Ha onu da istemiyorsa, o zaman diyecek lafımız olmaz, rencide olduğuyla kalır..

Fasulye
Bu kayda verilen bağlantılar
Siz Kimsiniz?
Cuma, Mayıs 22, 2009 | Author: Fasulye
Kendinizden vazgeçebilir misiniz? Peki siz kimsiniz? İyisiyle kötüsüyle yaşayıp duruyorsunuz öyle değil mi? Kiminiz çok yalnız hissediyor kendini, kiminiz çok mutsuz, kiminizi hiç kimse anlamıyor, kiminiz ise bunları hiç düşünmüyor kapılmış rutine sürükleniyorsunuz. Malum bahar, belki de kiminizin en mutlu günleri, aşıksınız.. Peki siz kimsiniz? Bir erkek, bir kadın, bir insan, bir müslüman, bir hristiyan, bir Türk, bir Alman, bir anne, bir baba, bir öğrenci, bir çalışan, bir vatandaş, bir komik, bir sinirli, bir arkadaş, bir duygusal, bir zengin, bir fakir, bir aydın, bir cahil, bir entellektüel, bir burjuva, bir liberal, bir kemalist, bir faşist, bir cumhuriyetçi, bir muhafazakar, bir dini bütün, bir ateist, bir komşu, bir bakkal, bir kasap, bir mühendis, bir ikizler burcu, bir akrep burcu vs vs.... Çözmüyor musunuz testleri neler çıkıyor? Bunlardan hangilerisiniz ya da daha başkaları.. Kendinizi tanımlarken sıfatlardan saydığım ya da başka sıfatlardan yararlanmıyor musunuz? Bir sıfatlar bütünüsünüz aslında ve bu sıfatlara sahip tüm gruplara dahilsiniz.. Birinden eksilseniz grup bir şey kaybeder mi? Sanmam.. Peki siz bu sıfatlardan birini eksiltseniz bir şey kaybeder misiniz? Sıfatına göre değişir.. Nedir öne çıkan sıfatlarınız sizin için hayatta, nedir “beni ben yapan” dediğiniz şeyler..

Bir yere ait misiniz? Ait olmak zorunda mısınız? Bir düşünün bir aileniz, bir sevdiğiniz, bir mahalleniz, bir okulunuz, bir arkadaş grubunuz, bir çocuğunuz, bir arabanız, bir telefonunuz, bir iş yeriniz olmasaydı, siz yine siz olur muydunuz? Bu gün kökleşmiş kurumların pek çoğunda bir aidiyet duygusu yaratılmaya çalışılır, bir camia olmanın verdiği güce davet edilir insanlar.. Bir zümre, bir grup.. Bir ortak paydanın etrafında toplanmak uğruna.. Çocuklar oyun gruplarına dahil edilmediklerinde bozulurlar, ergenler popüler gruba dahil olmaya çalışırlar, yetişkinler toplumda kabul görmek isterler.. Hem ait olmak, hem de ait olduğuna sahip olmak egosu vardır hepimizde.. Bazen de sadece alışkanlıklarımız..

Bir milli maç seyrederken ne hissedersiniz? Bir marş dinlerken ne hissedersiniz, şöyle gümbür gümbür çalsa o marş.. Bir milli müsabaka da birincilik kürsüsünde bir sporcu televizyon ekranlarında dalgalanan kendi bayrağınız, herkes ayakta milli marşınız çalarken siz ne hissedersiniz... Sizin ülkeniz mi burası? Peki siz kimsiniz?

Değerleriniz var mı sizin, sizi ayakta tutan, onlar için fedakarlıklar yapabileceğiniz değerleriniz.. Soyut somut farketmez.. Çocuklarınız, aileniz, paranız, arabanız, ülkünüz, ülkeniz, aşkınız, atalarınız, inançlarınız, kurallarınız...

Değerleri ve aidiyet duyguları size yakın olan insanlarla daha mı iyi anlaşıyorsunuz.. Kim onlar..? Nereye aitler? Size mi?

Sahip çıktığınız değer ve mülkiyetleri korumanız ve mülkiyetinizi devam ettirmenizi destekleyen her türlü haraketi alkışlarla mı karşılarsınız.. Peki ya tehditleri.. Çok mu korumacısınız? Neden?

Peki siz kimsiniz? Nerden geldiniz? Neden burdasınız? Gündelik alışkanlıklarınızı, hayatınızın kurallarını, sahip olduklarınızı nereden edindiniz?

Kendi doğrularınızı ve değerlerinizi çocuklarınıza aktarmak, onlara sizin için en değerli olanları miras bırakmak istemez misiniz? Mülkiyetleriniz haricinde, onlara barış, umut, sevgi dolu, özgür bir dünya bırakmak.. Hayatta asıl önemli olanların neler olduğunu öğretmek istemez misiniz? Onların kendi değerleri sizinkiyle uymayınca hayal kırıklığı yaşamaz mısınız..? Kendinize ihanet edilmiş hissetmez, nerede hata yaptım diye sormaz mısınız?

Müzik dinlemeyi sever misiniz? Şiir okumayı? Tam da sizi mi anlatır bazen yazarlar, şairler.. Siz bile böyle derleyip toplayıp soyleyemessiniz diye mi düşünürsünüz bazılarını dinlerken, okurken.. En sevdiğiniz şarkıları şiirleri şöyle avaz avaz söylemekten, ya da yüksek sesle sindirerek dinlemekten keyif almaz mısınız..? Alıp götürmez mi sizi başka diyarlara, başka duygulara birden bire.. O yüksek sesin içinizdeki her duygu teline dokunduğunu hissetmez misiniz böyle zamanlarda? Ben hissederim..

Kim miyim?

Ben “Türküm, doğruyum, çalışkanım...”

Fasulye
Bu kayda verilen bağlantılar
DÜĞÜNE Mİ, ÖLÜME Mİ?
Çarşamba, Mayıs 06, 2009 | Author: Fasulye
Çocukken benim de herkes gibi bir pul defterim vardı.. Kimisi bunu ileriki zamanlarına keyifli bir uğraş olarak taşırken, ben ne yazık ki sarı deri kaplı pul defterimin içinde hapis bıraktım bu hevesimi yıllarca..

Ara sayfalardaki peluşu hışırdatarak her açtığımda, sırada gelen her sayfadaki pulları ezberleyecek kadar çok ilgilenmiştim oysa onlarla.. Bazı pullar gerek üzerlerindeki resimlerden, gerekse yazılan yazılardan daha kalıcı oldular benim için..

Resimde gördüğünüz pul da bunlardan biriydi.. "Düğüne mi, ölüme mi?".. Çocuk aklımla çok vurucu gelmişti bu mesaj bana o yıllarda.. Oysa şimdi sigara paketlerinin üzerine neler yazıyorlar, hiç umursamıyorum.. Büyüdükçe kanıksıyor insan sanırım ölüm fikrini... Bu pulun düğüne gideceğiz diye traktörlere doluşan insanların hayatlarını nasıl bir tehlikeye attıklarını anlattığını anlamıştım ama o yıllarda.. Demek ki ne kadar çok sık yaşanan bir durumdu ki, pulların üzerine konu olmak durumunda kalmıştı, yine o yıllarda televizyonlarda verilen Dikkat programları gibi..

Geçtiğimiz günlerde Mardin'de bir düğünde yaşanan olayları okuyunca, nedense direkt bu pul geldi aklıma.. "Düğüne mi, ölüme mi?" ... Şekil aynı olmasa bile sonuç aynıydı, sanırım ondan.. Bütün bir gün ve hatta haftalarca öncesinden hazırlanılmış bir eğlence için gelmişlerdi çocuklar meydana.. En güzel elbiselerini ölüm yolculuğu için giymişlerdi.. Rengarenkti yürekleri de görüntüleri de.. Erkek ve kız tarafının husumetine aldırmadan, kovalamaca oynuyorlardı belki, bağıra çağıra.. Örgüleri uçuyordu rüzgara inat.. Kınalı avuçlarını birbirine değdirip bir "ebe" diyebilmek peşindeydiler sadece..

Biz değil miyiz yıllardır PKK'yı lanetleyen.. Karnından vurulmuş bir bebeği kaldırmış o adamın resmini hatırladınız mı? Katliam diye medya da boy gösteren, o şimdi bile bakamadığım fotoğrafları hatırladınız mı? Adına terör denilen o hain saldırıları... Nasıl unutabiliriz ki.. Bir pullarla, bir de PKK haberleri ile büyüdük hepimiz.. Ecevit ve Demirel'i saymıyorum...

Kan davası olmasın diye bir aileyi, çoluk-çocuk ortadan kaldırmayı akıl eden bu nesil nerde büyüdü bilmiyorum ama, köyden geriye kalanla, o fotoğrafları yan yana koyduğunda aradaki yedi farkı bulabilir mi dersiniz.. Bulamaz bence.. Bir insanı değil, bir soyu kazımayı düşünecek bu zihniyet, camilerindeki hoca efendilere de mi danışmaz bu tür deliliklerden önce.. Hani görürüz filmlerde.. Kan davası olmasın diye öldürdük çocukları.. Nasılsa onlar bizi, biz onları öldürecektik bir bir.. Şimdi sadece onlar öldü, biz kurtulduk mu bunun adı..

Bilmiyorum..
Sadece aklımda sarı küçük bir pul..
"Düğüne mi, ölüme mi?"
fasulye
Bu kayda verilen bağlantılar
GLOBALLEŞSEK DE Mİ YAŞASAK, GLOBALLEŞMESEK DE Mİ YAŞASAK!
Pazar, Nisan 12, 2009 | Author: Fasulye
ŞURA SURESİ

(13) Sizin için, dinden, Nuh'a önerdiğini, sana vahyettiğini, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya önerdiğimizi şöyle kanunlaştırdı: "Dini dosdoğru tutun ; Onda bölünüp fırkalara ayrılmayın !" Onları çağırdığın bu tutum şirke bulaşanlara çok ağır gelmiştir. Allah dilediğini kendisi için seçer ve hakka yönelenleri kendisine iletir.

(14) Kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden fırkalara bölündüler...

Adem'in ilk insan olduğunu kabul ettiğimiz nokta da, aslında toplumlardan önce dinin var olduğunu kabul etmiş oluruz. Yani henüz bir toplum olma ve yönetim anlayışı şekillenmeden önce din vardı. İnsan birdi, din birdi, Allah birdi. Yani henüz herşey bir bütündü...

Ne zaman ki Adem'e bir eş yaratıldı ve ardından cennetten yeryüzüne indiler ve bir çocukları oldu hikaye buradan başladı. Ademoğulları adını alacak insan nesli çoğalmaya başladı.. Nasıl, ne şekilde olduğunu tam olarak bilemediğimiz bir şekilde farklı topluluklara bölündü.. Belki de sadece basit aile içi kavgalar ve uzaklaşmalar nedeniyle bir birilerine hasım oldular.. Allah bu ayrılıklara bir son vermek istedi ve yeni resuller gönderdi ama onlar bunların her birini yeni bir din sayıp ayrılmalarına yeni boyutlar kattılar.. Bir bütün olduklarını kabul etmeleri beklenirken, daha çok parçalandılar.. Din, dil, ırk melezi kombinasyonları hesaplanamaz hale geldi.

Oysa her şey zaten bir bütün ve küreseldi. Bir tek şeytana uymamamız gerekiyordu.. Küreselleşme kapsamı dışında kalan şeytan ve ona uyanlar olarak tanımlanıyordu kutsal kitaplarda..

Her kopuşta, önce yeni aileler ve daha sonra bu ailelerin oluşturduğu toplumlar, sonra o toplumların oluşturduğu milletler meydana geldi.. Belki anaerkil, belki ataerkil yapıdaki bu oluşumlar sonuçta yeryüzünü kendilerine göre paylaşıp, kimi zaman uyum içinde kimi zamansa kanlı savaşlarla yaşayıp durdular.. Derken oluşumların medeniyet seviyeleri yükselmeye ve beraberinde maddi kazançları çoğalmaya başladı.. Maddi kazançlar çoğaldıkça, milletler, toplumlar ve hatta aileler kendi içlerinde yeniden bölünmeler yaşamaya başladılar.. Her parçaya yeni bir ad verdiler.. Eskiyi silip yeniden başladılar..

"...aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden fırkalara bölündüler".

Paylaşamadıkça, parçalandılar.. Parçalandıkça, paylaşamadılar..

Günümüze geldiğimizde değişen ne oldu? Sık sık gündemde yar alan iki konu geldi hemen aklıma, her ikisi de AB politikalarında yer alıyor, bir birlik peşinde olmanın adımları olarak görülebilir bunlar belki de..

Globalleşme=Küreselleşme, ekonomik, sosyal, teknolojik, kültürel, politik ve ekolojik açılardan global bütünleşmenin, entegrasyon ve dayanışmanın artması anlamına gelmektedir.

Bir çok açıdan bakıldığında altında bir çapanoğlu aramaya meyilli olduğumuz bu küreselleşme bir çeşit yeniden parçaları bir araya getirme, puzzle'ı yeniden tamamlayarak bütüne ulaşma çabasını yansıtıyor gibi gözüküyor bu tanımdan yola çıkıldığında...

Peşinden yine 1992 Maastricht anlaşmasına dayandırılarak AB tarafından desteklenen bir başka kavrama bakıyoruz..

Etnik milliyetçilik, (ya da mikro milliyetçilik) halkı eşit bir şekilde şemsiyesi altında tutan üst kimlik yerine, alt kimlikleri ile ön plana çıkaran düşünce.

Yani bir önceki tanımda verilen global bütünleşme, entegrasyon ve dayanışmanın sağlanacağı alt gruplardan biri olarak temel alacağımız gruplar ulusal üst kimlikler değil, o üst kimliğe bağlı yaşamını sürdüren tüm alt kimlikler olacak bu durumda..

Olabilir mi gerçekten, en iyi bildiğimiz örnek olarak ülkemizi düşünelim?

Üst kimlik veya bir ulus olarak halkı eşit bir şekilde tek bir şemsiye altında toplayacağız diye uğraşmayacağız mesajı alıyoruz bu tanımdan, çünkü tanım "onun yerine" olarak verilmiş. Biz Türk'üz demeyeceğiz herkesin adına.. Ben Türk'üm diyebilirsiniz o ayrı...

Küreselleşeceğiz ama eşit bir şekilde tek şemsiye altında toplanmayacağız ve alt kimlikleri ön plana çıkaracağız.. Önce alt sınıflara bölünüp, sonra bütünleşmeye çalışacağız.. Globalleşmeyi üst kimlikler yapacak biz alt kimliklerimizi koruyacağız diye uğraşacağız ve tam bir bütünleşme yaşayamayacağız.

Özümüzü koruyacağız bir başka deyimle ve diğer özlere de saygı göstereceğiz.. Globalleşme uğruna kendimizi kaybetmeyeceğiz.. Ancak bunu ulusal bazda yapmayacağız.. Ulusal bazda yaparsak o zaman üst kimliğe ait oluruz çünkü...

Uluslararası bir bazda da yapamayacağız. Çünkü öyle yaparsak sonunda bir ulus olma ihtiyacı doğacak ya kalkıp memleketimiz varsa ona döneceğiz, yoksa kendi alt kimliğimizi, üst kimliğe terfi ettirmek için toprak istemeye başlayacağız. O zaman altında yaşadığımız üst kimlikler bundan hiç hoşlanmayacak, çünkü diğer alt kimliklere kötü örnek olacağız.

Uluslarda birer azınlık ve alt kimlik olarak var olacağız ve bunu yapanları destekleyeceğiz. Çoğunluk olan ulusun özü içerinde var olmuş ayrık otları gibi sırıtacağız.. Tabi melezleşmiş etnikliğimizin hangi tarafı ağır basıyorsa orada kalmaya çalışacağız..

Büyük Önder Atatürk'e göre “Millet, aynı kültürden insanların oluşturduğu toplumdur”. Bu durumda millet de olamayacağız.. Millet olabilmek için ortak bir de milliyetçilik anlayışımız olması gerekecek çünkü.. Bir koltuğa iki karpuzu sığdırabiliyor da hem üst kimliğin, hem kendi alt kimliğimizin milliyetçiliğini koruyabiliyorsak ne ala, o zaman bir umut kalabilir.

Yeniden ülkemiz örneği ile ilerlesek ekonomide küreselleşirken ki bu üst kimlik bilgisi, kendi içimizde bölünerek çoğalmaya ve etnik ve etnik olmayan pek çok alt gruplara bölünebildiğimize ve hafta sonu gazetelerinde daha nasıl alt kimlikler edinebiliriz diye liberal faşizm gibi konular tartışabildiğimize göre çok yakında küresel değil bireysel olacağız gibime geliyor.

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırları ne olursa olsun, ilk önce ve herşeyden önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişiler ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur. Çocuklarımızı aynı eğitim derecesinden geçirerek yetiştireceğiz. Kesinlikle bilmeliyiz ki iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenim sınırı ne olursa olsun onlara esas olarak şunları öğreteceğiz: Milletine, Türkiye Devleti'ne, TBMM'ne düşman olanlarlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları ile donatılmayan millet için yaşama hakkı yoktur.”
(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, 1952, Türk İnkılap Tarihi Enstitü Yayınları)

PEYGAMBERİMİZİN KUTLU DOĞUM HAFTASI VE ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN !
fasulye
Bu kayda verilen bağlantılar