Malum kış trendi, havalar soğur soğumaz milletden geri kalmayalım diye, bugün oğlumla salya sümük hastayız evdeyiz.. Bir kış günü evde sakin sakin vakit geçirmek gerçekten keyifli oluyor.
Hastayız dedim ya, o yüzden temizlik, yemek, iş güç falan da yok, kanepeleri parselleyip bir film izledik önce, teknolojinin gözünü seveyim biraz alışveriş sitesi falan da dolaştım yattığım yerden çok güzel oldu. Her gün hayatımızdaki tüm kaos ve zamanla yarışa rağmen alışkankık haline getirdiğim gazetelere bakmamak için epeyce oyalandım aslına bakarsanız.
Hatta gündüz iş yerimden girme fırsatım olmayan Face Book u açtım sağa sola biraz laf yetiştirdim. Ama sonra arkadaşımın yazdığı ve bir süredir gündemi yolundan çıkarmaya çalışan bedelli askerlik hakkındaki aşağıdaki cümleleri okuyunca duramadım açtım gazeteyi..
"
Neyin bedeliydi sahi bu askerlik ücreti? Hem sonra bu toplanan paralar ne olacaktı, depremden mütevellit önceki hükümetlerin uygun gördüğü vergilerle GrahamBell'in bizlere armağan ettiği iletişimin bedeli ile yapılan duble yollardan sonra, triple yollar mı yapılacaktı ülkeye? Yoksa TSK nın cebine girecek de militarist bir yonetim arzusuyla darbe üzerine darbe yapmalarına mı yarayacaktı. İkinci alternatifi pek sanmıyorum zira orduda darbe yapacak üst düzey yetkili kalmadığından ve neyse parası vermiş içeride bir askerliğe bakıp çıkacak arkadaşlarla da darbe yapılamayacağı gün gibi ortadaydı.
16 Kasım 2011 Çarşamba
4 Kasım 2011 Cuma
26 Ekim 2011 Çarşamba
SENE 2011, MEVSİM SONBAHAR
Sene 2011, mevsim sonbahar..
Büyük umutlarla başladığımız aydınlanma çağının on bir yılını geride bırakmış durumdayız.Dijital kıyamet olacağını sandığımız ama, şimdi nasıl çözüldüğünü bile hatırlamadığımız iki binli yıllara korkulan gibi sayısal ve takvimsel fireler vermeden sağ salim geçiş yaptık.Bilgisayarlarımız şimdilerde yeni çağa çoktan ayak uydurmuş durumda. 1999 yılına ait dijital bilgiler ise on yıllık zaman aşımını çoktan aştılar bile, tıpkı 1999 yılında yaşadığımız depremin anıları gibi..
Bir kaç ay sonra, binlerce yıl önce belirlenmiş, inanması güç bir takvime göre bu defa insanlığı bekleyen bir kıyamet dönemine gireceğiz. Ezoterik kaynaklara göre, bu aslında ademoğlunun cenneten inişiyle başlayan bir gerileme döneminin son evresi.Yani sonun başlangıcında, asıl aydınlık ve akıl çağına yolculuk ediyor durumdayız. İnsanlardan önce insanlığın bittiği bir son bekliyor hepimizi. Ortalama otuz yıl sürmesi beklenen bu evrenin sonunu görebilecek miyiz belli değil.
Sene 2011, mevsim sonbahar...
Yaklaşan kurban bayramı öncesi, ülkemde her gün çoğunlukla güvenlik güçlerimiz, ara sıra da siviller teröre kurban gidiyor. Evlerinden düğüne gitmek için, neşe içinde ayrılan genç kızlarımız, güvenlik güçlerinden sanıldıkları için, önce mermilerle delik deşik ediliyorlar. Bedenlerine isabet etmiş seksen mermi bulunuyor. seksen merminin yarattığı tahribat yeterli görülmüyor olmalı ki, aracın içine birde el bombası atılıyor. Bedenler seksen parça, yürekler seksen parça... Seksenlerin sonuna geldiğimizde ülkemin geldiği hal gibi..
Henüz ergenliklerini tamamlamamış, ancak rüştlerini ispat ettikleri varsayılan gencecik oğullarımız, belki davul zurnalarla gönderildikleri asker ocağından, henüz yaşları kemale eremeden kefenle dönüyorlar. Biraz şansları varsa sadece yaralanıyorlar ya da hayatları boyu onaramayacakları derin ruhsal yaralarla "özürlü" bırakılıyorlar. Bizimse yaşananlar için herhangi bir "özür"ümüz yok.
Başkentin göbeğinde bir sabah dumanlar yükseliyor. Bir çayocağının penceresinden atıldığı idda edilen tüpten olduğu söylense de, gökyüzünde tüten dumanın söndürdüğü ocakların bir terör saldırısından kaynaklandığı açıklanıyor ve bu güne gelene kadar unutulup gidiyor bile. Bir daha kimse dönüp "ne oldu sahi o olayın sonunda?" demiyor.
Tıpkı geçtiğimiz senelerde sokaklarda açlık grevi yaparak, ekmek paralarından olan Tekel işçileri, yaptıkları işin neredeyse gereği olarak göçük altında kalarak hayatlarını kaybeden maden işçileri, yapılan açıklamalardan anladığımıza göre, herkesin haberi olduğu halde sessizce olmasına izin verilen ve üst üste yaşanılan çocuk istismasları gibi hepsi bir bir siliniyor hafızalarımızdan. Zaman unutmanın en iyi ilacı oluyor.
Eşlerinden şiddet gördükleri için güvenlik güçlerinden koruma isteyen, ama cana kasıt içeren bir eyleme henüz dönüşmediğinden sağlanamayan koruma yüzünden gazetelerin üçüncü sayfalarından ölüm haberlerini okuduğumuz kadınlarımıza rağmen ve ülkede hemen hiç bir şey anayasaya uygun yapılmazken, kızlık soyadını kullanmasına (evlenmeden önceki değil, bekaretini kaybetmeden önceki duruma kızlık denir biliyorsunuz) anayasa mahkememizin ailenin kutsallığını zedeleyeceği gerekçesi ile izin verilmeyen kadınlarımız... Şehit analarınımız.. Ayaklarının altında cennet bulunanlar.. Allah'ın güzel Kur'an'da "Yoksa Allah yarattıklarından kızları kendine ayırdı da, oğullarla seçkinleşmeyi size mi bıraktı? (Isra Suresi -16)" dediği bu günün Ilımlı İslam ülkesinin, yarının cennetindeki hurileri olacak kadınları. "Rahman'ın kulları olan melekleri dişiler saydılar. Onların yaratılışına tanık mıydılar? Tanıklıkları yazılacak ve sorguya çekilecekler (Isra Suresi-19)"
Ancak dış kabukla uğraşan ve içle uğraşmayı aklına bile getirmeyenlerin elinde, gerçek değerinden sapan ortak değer ve öğretilerimiz ne yazık ki artık uyandırmaya değil, uyutmaya yarayanlar haline geldiler.
Sene 2011, mevsim sonbahar...
Dijital kıyametten, insani kıyametimize doğru yaptığımız yolculukta bu ülkenin görüğü en büyük depremlerden biri .. Van.. 7.2...
Karışmış kafalarımız, birikmiş öfkelerimiz, örselenmiş cesaret ve doğruluğumuz, kabuk bağlamış tüm ortak değerlerimizle, hala kesin sayısını bilmediğimiz ölü bedenlerin sayısına eklenen her yenisiyle gözyaşlarına boğulmuş, şaşkınlık, çaresizlik ve acımız var elimizde.
İnsanların ve insanlığın sonuna yaklaştığımızı söyleyen Maya Kehanetlerine gülüp geçiyoruz. Kabuk bağlamış inanç ve yüreklerimizle, Amerikan filmlerinde bolca gördüğümüz, kuyruklu yıldızın çarpmasıyla yok olacağımız bir son sanıyoruz belkide kıyameti. Geçenlerde okuduğum bir yazıda asıl kıyamet/deprem sırasız ölümlerdir diyordu oysa.
Ülkesinde, milletine her türlü hizmeti tamamen öz kaynakları ile bedelsiz ulaştırmış bir devrim liderinin, Avrupa ülkeleri veya Amerikan liderlerinin bireysel sapkınlıktan yana ondan bir farkı varmış gibi (oval oda veya bayan eskort hikayelerini hatırlamanızı istiyorum) kanlar içinde izlemekten, izletmekten, bir katliamı zafermiş gibi sunmaktan ve algılamaktan çekinmiyoruz. Castro ve Che'nin ülkelerinde hala bir kahraman olduklarını hatırlamıyoruz.
Töre adı altında gerçekleşen yöreden yöreye değilen şiddet eğilimlerinden kaynaklanan vahşete ve ülkemde kokuşmuş siyasetten kaynaklanan kurumsal çürümenin sonucu olarak yaşanan, yaşatılan dehşet ve haksızlıklara girmiyorum bile.
Sene 2011, mevsim kışa dönüyor...
13 yaşında bir çocuğun enkaz altında, omuzunda çoktan soğumuş ve sertleşmiş bir bedenin eliyle sessiz bekleyişini izledik basından. Bütün ailesinin depremden kurtulduğunu, ancak onun çocukça bir heves ve heyecanla girdiği o internet cafeden ancak kurtarma ekipleri tarafından çıkarılışına şahit olduk.
Hayatının ortalama son kırk sekiz saatine şahit olduğumuz Yunus, henüz ambulanstayken canını teslim etti ve hepimizin hafızalarında, gecenin karanlığında, soğuk enkazın ağırlığı altında kurtarılmayı bekleyen bakışları kaldı.
Yunus eğer yaşasaydı bundan belki beş, belki on sene sonra, belki de bu gün teröre kurban giden onlarca mehmetçiğimizden biri olacak, belki de ülkesine değer katan pırıl pırıl bir insan olacak ya da belki de devlet deprem yaralarını sardığına kanaat getirip bölgeden el çektikten sonra, aynı daha önce olduğu gibi bölgede kaderine terkedilmiş ve oğullarını terörist olmaları için terör örgütüne kaptırmış ailelerden birinin kayıp çocuğu olacaktı.
Ama bunların hiç biri olmadı, o yetmiş milyonun gözünün içine baka baka adını deprem kurbanlarının adlarının arasına yazdırdı.
Sene 2011, mevsim kışa dönüyor...
Bugünkü gazetelerde deprem bölgesine yardım için gönderdiği montun cebine koyduğu geçmiş olsun mesajına üç gün sonra cevap alan bir vatandaşımızın hikayesi anlatılıyordu. Vatandaşımızın ismini, cismini bilmediği bir diğer vatandaşımıza uzattığı yardım eline, bugün herkesin içini ısıtan aşağıdaki cevap yazılmıştı.
"Bir gün düşersen, ben de seni kaldıracağım."
Günlerdir tartışması süren, birbirini hayatları boyunca hiç görmemiş insanların, birbirleri hakkında önyargı sahibi olacak hiç bir bilgileri ellerinde olmadan, ismini, cismini bilmedikleri insanlar hakkında ülkenin sıcak gündeminden yola çıkarak yaptıkları yakıştırmaları konu alan haberlerden sonra, ne sonbahar, ne Arap baharı ne de diğer yalancı baharlar değil, bu haber bir bahar sıcaklığı ve umudu yaydı içimize.
Sene 2011, mevsim kışa dönüyor, yarından itibaren doğu bölgelerimizde kar başlayacakmış. İki trafik lambası arasında talan edilen tırlara, terör örgütünün eline geçen tüm yardım çabalarına, elllerinde çadır olduğu halde vatandaşa veremedikleri için istifa eden köy muhtarlarına ait haberlere rağmen benim hala umudum var. "Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey!"
Otuz yılda sürse, bin yılda sürse, aydınlanma ve akıl çağını yaşayacak insanoğlu, O zaman insanlar yaşarken, insanlık ölmeyecek. İnsanlar ölse bile, insanlık dimdik ayakta durmaya devam edecek. Cenetten kovulan yegane şey kötülüğün kendisi olacak.
O zaman insanalar, nasıl sona erdiğini bile hatırlamadıkları bir kıyametten konuşuyor olacaklar. Kurulan medeniyetlerin efsanelerinde bu günlerde yaşadıklarımızın izleri olacak.
Sene 2011, mevsim sonbahar..
Ülkemdeki karanlıkta ara sıra da olsa parlayan aydınlığın ışığında ütopyalarıma gerçeklik kazandırmaya çalışıyorum.
Lütfen yardım edin, orada kimse var mı?
"Hiç kimse yumrukları sıkılıyken net düşünemez"
Fasulye
Büyük umutlarla başladığımız aydınlanma çağının on bir yılını geride bırakmış durumdayız.Dijital kıyamet olacağını sandığımız ama, şimdi nasıl çözüldüğünü bile hatırlamadığımız iki binli yıllara korkulan gibi sayısal ve takvimsel fireler vermeden sağ salim geçiş yaptık.Bilgisayarlarımız şimdilerde yeni çağa çoktan ayak uydurmuş durumda. 1999 yılına ait dijital bilgiler ise on yıllık zaman aşımını çoktan aştılar bile, tıpkı 1999 yılında yaşadığımız depremin anıları gibi..
Bir kaç ay sonra, binlerce yıl önce belirlenmiş, inanması güç bir takvime göre bu defa insanlığı bekleyen bir kıyamet dönemine gireceğiz. Ezoterik kaynaklara göre, bu aslında ademoğlunun cenneten inişiyle başlayan bir gerileme döneminin son evresi.Yani sonun başlangıcında, asıl aydınlık ve akıl çağına yolculuk ediyor durumdayız. İnsanlardan önce insanlığın bittiği bir son bekliyor hepimizi. Ortalama otuz yıl sürmesi beklenen bu evrenin sonunu görebilecek miyiz belli değil.
Sene 2011, mevsim sonbahar...
Yaklaşan kurban bayramı öncesi, ülkemde her gün çoğunlukla güvenlik güçlerimiz, ara sıra da siviller teröre kurban gidiyor. Evlerinden düğüne gitmek için, neşe içinde ayrılan genç kızlarımız, güvenlik güçlerinden sanıldıkları için, önce mermilerle delik deşik ediliyorlar. Bedenlerine isabet etmiş seksen mermi bulunuyor. seksen merminin yarattığı tahribat yeterli görülmüyor olmalı ki, aracın içine birde el bombası atılıyor. Bedenler seksen parça, yürekler seksen parça... Seksenlerin sonuna geldiğimizde ülkemin geldiği hal gibi..
Henüz ergenliklerini tamamlamamış, ancak rüştlerini ispat ettikleri varsayılan gencecik oğullarımız, belki davul zurnalarla gönderildikleri asker ocağından, henüz yaşları kemale eremeden kefenle dönüyorlar. Biraz şansları varsa sadece yaralanıyorlar ya da hayatları boyu onaramayacakları derin ruhsal yaralarla "özürlü" bırakılıyorlar. Bizimse yaşananlar için herhangi bir "özür"ümüz yok.
Başkentin göbeğinde bir sabah dumanlar yükseliyor. Bir çayocağının penceresinden atıldığı idda edilen tüpten olduğu söylense de, gökyüzünde tüten dumanın söndürdüğü ocakların bir terör saldırısından kaynaklandığı açıklanıyor ve bu güne gelene kadar unutulup gidiyor bile. Bir daha kimse dönüp "ne oldu sahi o olayın sonunda?" demiyor.
Tıpkı geçtiğimiz senelerde sokaklarda açlık grevi yaparak, ekmek paralarından olan Tekel işçileri, yaptıkları işin neredeyse gereği olarak göçük altında kalarak hayatlarını kaybeden maden işçileri, yapılan açıklamalardan anladığımıza göre, herkesin haberi olduğu halde sessizce olmasına izin verilen ve üst üste yaşanılan çocuk istismasları gibi hepsi bir bir siliniyor hafızalarımızdan. Zaman unutmanın en iyi ilacı oluyor.
Eşlerinden şiddet gördükleri için güvenlik güçlerinden koruma isteyen, ama cana kasıt içeren bir eyleme henüz dönüşmediğinden sağlanamayan koruma yüzünden gazetelerin üçüncü sayfalarından ölüm haberlerini okuduğumuz kadınlarımıza rağmen ve ülkede hemen hiç bir şey anayasaya uygun yapılmazken, kızlık soyadını kullanmasına (evlenmeden önceki değil, bekaretini kaybetmeden önceki duruma kızlık denir biliyorsunuz) anayasa mahkememizin ailenin kutsallığını zedeleyeceği gerekçesi ile izin verilmeyen kadınlarımız... Şehit analarınımız.. Ayaklarının altında cennet bulunanlar.. Allah'ın güzel Kur'an'da "Yoksa Allah yarattıklarından kızları kendine ayırdı da, oğullarla seçkinleşmeyi size mi bıraktı? (Isra Suresi -16)" dediği bu günün Ilımlı İslam ülkesinin, yarının cennetindeki hurileri olacak kadınları. "Rahman'ın kulları olan melekleri dişiler saydılar. Onların yaratılışına tanık mıydılar? Tanıklıkları yazılacak ve sorguya çekilecekler (Isra Suresi-19)"
Ancak dış kabukla uğraşan ve içle uğraşmayı aklına bile getirmeyenlerin elinde, gerçek değerinden sapan ortak değer ve öğretilerimiz ne yazık ki artık uyandırmaya değil, uyutmaya yarayanlar haline geldiler.
Sene 2011, mevsim sonbahar...
Dijital kıyametten, insani kıyametimize doğru yaptığımız yolculukta bu ülkenin görüğü en büyük depremlerden biri .. Van.. 7.2...
Karışmış kafalarımız, birikmiş öfkelerimiz, örselenmiş cesaret ve doğruluğumuz, kabuk bağlamış tüm ortak değerlerimizle, hala kesin sayısını bilmediğimiz ölü bedenlerin sayısına eklenen her yenisiyle gözyaşlarına boğulmuş, şaşkınlık, çaresizlik ve acımız var elimizde.
İnsanların ve insanlığın sonuna yaklaştığımızı söyleyen Maya Kehanetlerine gülüp geçiyoruz. Kabuk bağlamış inanç ve yüreklerimizle, Amerikan filmlerinde bolca gördüğümüz, kuyruklu yıldızın çarpmasıyla yok olacağımız bir son sanıyoruz belkide kıyameti. Geçenlerde okuduğum bir yazıda asıl kıyamet/deprem sırasız ölümlerdir diyordu oysa.
Ülkesinde, milletine her türlü hizmeti tamamen öz kaynakları ile bedelsiz ulaştırmış bir devrim liderinin, Avrupa ülkeleri veya Amerikan liderlerinin bireysel sapkınlıktan yana ondan bir farkı varmış gibi (oval oda veya bayan eskort hikayelerini hatırlamanızı istiyorum) kanlar içinde izlemekten, izletmekten, bir katliamı zafermiş gibi sunmaktan ve algılamaktan çekinmiyoruz. Castro ve Che'nin ülkelerinde hala bir kahraman olduklarını hatırlamıyoruz.
Töre adı altında gerçekleşen yöreden yöreye değilen şiddet eğilimlerinden kaynaklanan vahşete ve ülkemde kokuşmuş siyasetten kaynaklanan kurumsal çürümenin sonucu olarak yaşanan, yaşatılan dehşet ve haksızlıklara girmiyorum bile.
Sene 2011, mevsim kışa dönüyor...
13 yaşında bir çocuğun enkaz altında, omuzunda çoktan soğumuş ve sertleşmiş bir bedenin eliyle sessiz bekleyişini izledik basından. Bütün ailesinin depremden kurtulduğunu, ancak onun çocukça bir heves ve heyecanla girdiği o internet cafeden ancak kurtarma ekipleri tarafından çıkarılışına şahit olduk.
Hayatının ortalama son kırk sekiz saatine şahit olduğumuz Yunus, henüz ambulanstayken canını teslim etti ve hepimizin hafızalarında, gecenin karanlığında, soğuk enkazın ağırlığı altında kurtarılmayı bekleyen bakışları kaldı.
Yunus eğer yaşasaydı bundan belki beş, belki on sene sonra, belki de bu gün teröre kurban giden onlarca mehmetçiğimizden biri olacak, belki de ülkesine değer katan pırıl pırıl bir insan olacak ya da belki de devlet deprem yaralarını sardığına kanaat getirip bölgeden el çektikten sonra, aynı daha önce olduğu gibi bölgede kaderine terkedilmiş ve oğullarını terörist olmaları için terör örgütüne kaptırmış ailelerden birinin kayıp çocuğu olacaktı.
Ama bunların hiç biri olmadı, o yetmiş milyonun gözünün içine baka baka adını deprem kurbanlarının adlarının arasına yazdırdı.
Sene 2011, mevsim kışa dönüyor...
Bugünkü gazetelerde deprem bölgesine yardım için gönderdiği montun cebine koyduğu geçmiş olsun mesajına üç gün sonra cevap alan bir vatandaşımızın hikayesi anlatılıyordu. Vatandaşımızın ismini, cismini bilmediği bir diğer vatandaşımıza uzattığı yardım eline, bugün herkesin içini ısıtan aşağıdaki cevap yazılmıştı.
"Bir gün düşersen, ben de seni kaldıracağım."
Günlerdir tartışması süren, birbirini hayatları boyunca hiç görmemiş insanların, birbirleri hakkında önyargı sahibi olacak hiç bir bilgileri ellerinde olmadan, ismini, cismini bilmedikleri insanlar hakkında ülkenin sıcak gündeminden yola çıkarak yaptıkları yakıştırmaları konu alan haberlerden sonra, ne sonbahar, ne Arap baharı ne de diğer yalancı baharlar değil, bu haber bir bahar sıcaklığı ve umudu yaydı içimize.
Sene 2011, mevsim kışa dönüyor, yarından itibaren doğu bölgelerimizde kar başlayacakmış. İki trafik lambası arasında talan edilen tırlara, terör örgütünün eline geçen tüm yardım çabalarına, elllerinde çadır olduğu halde vatandaşa veremedikleri için istifa eden köy muhtarlarına ait haberlere rağmen benim hala umudum var. "Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey!"
Otuz yılda sürse, bin yılda sürse, aydınlanma ve akıl çağını yaşayacak insanoğlu, O zaman insanlar yaşarken, insanlık ölmeyecek. İnsanlar ölse bile, insanlık dimdik ayakta durmaya devam edecek. Cenetten kovulan yegane şey kötülüğün kendisi olacak.
O zaman insanalar, nasıl sona erdiğini bile hatırlamadıkları bir kıyametten konuşuyor olacaklar. Kurulan medeniyetlerin efsanelerinde bu günlerde yaşadıklarımızın izleri olacak.
Sene 2011, mevsim sonbahar..
Ülkemdeki karanlıkta ara sıra da olsa parlayan aydınlığın ışığında ütopyalarıma gerçeklik kazandırmaya çalışıyorum.
Lütfen yardım edin, orada kimse var mı?
"Hiç kimse yumrukları sıkılıyken net düşünemez"
Fasulye
20 Ekim 2011 Perşembe
İÇ SAVAŞIM
Dün sabahtan bu yana her an şiddete dönüşebilecek bir öfke ile krize dönüşebilecek ağlama hissi arasında gidip gelen son derece depresif ve huzursuz bir ruh hali içindeyim. Kendimi kah gecenin birinden, sabahın beşine kadar kan ve barut kokusu içinde çatışan askerlerin, kah haberi duyupda kendi evladının acı haberini almaktan korkarak bekleşen ve kapıdaki o askerle bir açıklama bie yapılmasına bile gerek kalmadan durumu anlayan acılı ailelerin yerine koyuyorum. Gözümün önünde canlanan bu görüntülere çaresizlik içinde kıvranıyorum. Bütün bu iniş çıkışlar içerisinde kendimi rahatlatmak için face book vb sosyal paylaşım sitelerinde hislerime tercüman olan en keskin ifadeleri seçerek paylaşıyorum. Kendi ifadelerimi ortaya koymakta zorlanıyorum, çünkü dudaklarım öylesine kilitli ve içim o kadar acıyor ki, burnuma kan kokusu gelecek kadar içselleştirdiğim bu acı olay karşısında ne söyleyeceğimi ve ne yapacağımı bilemez bir durumdayım.
Bir yandan korumaya çalıştığım yarı bilinçle kendimi gözlemlemeye çalışırken, diğer taraftan çevremdekilerin, hükümetin tavır ve açıklamalarını takip etmeye çalışıyorum. Kafamın ve yüreğimin içi o kadar karışık ki, aslında doğru düşünemiyor olduğuma kendimi ikna etmeye çalışırken, öte yandan keşke gidipte o soysuzların peşine bende düşsem gibi akılcı olmayan öfke dolu sonuçlara varabiliyorum bir anda.
Yine de paylaştığım ve kullandığım ifadelerin amacından sapmamasına gayret göstermem gerektiğini düşünürken, öte yandan sosyal duvarıma yansıyan tüm paylaşımları bu gözle de değerlendirmeye çalışıyorum. Giderek karışan kafamın çindeki sorulara kendimce cevapları henüz üretememekle beraber, uzun süredir görmediğim bir birlik ve beraberlik, hepsinden öte gözler önüne serilen bu tek sesliliğe gidiş karşısında umutlanıyorum ve kaybettiğimi sandığım o mutluluk verici aidiyet duygusunun yenicen canlanmasına seviniyorum.
Özetle olayın her boyutuna müdahil olma ve ışığı kaybetmeme adına sürüp giden bir telaşe içerisinde duyduğum gördüğüm her şeyi akıl süzgecinden geçirme, bende yarattığı duygusal tepkileri kontrol etmeye çalışma çabasında olmama rağmen kimi zaman bir anda gözümü karartıp, gerçeklerden uzaklaşarak aslında belkide hisettiğim huzursuzluk ve suçluluk duygusunu da yok etmeye çalışıyorum.
Bugün akşam üzerine ülkemdeki bu iç savaş hali içimde bambaşka bir savaşa dönüşerek devam etti durdu. Ta ki içinde boğulduğum gündeme dair ne var merakımı yenemeyerek sürekli takip ettiğim gazetenin adresini internet tarayıcıma yazarak enter tuşuna basana kadar. O anda gördüğüm fotoğraf karşısında önce dehşet, ardından şiddetli bir kusma hissiyle hızla kapattım sayfayı. O saniyeler içerisinde Muammer Kaddafiye ait olan o kanlı yüz hafızama çoktan kazınmıştı bile. Gözlerindeki korku ve dehşet ifadesi gözlerimden önünden bir türlü silinmiyor ve mide bulantım giderek artmaya devam ediyordu. Takip eden bir kaç saat içerisinde kafamdaki karmaşa ve gözümden silmeye çalıştığım bu görüntü ile birlikte, tabiri caiz ise kısa bir bilinç kaybı ile devam etti. Dünden beri içselleştirdiğim tüm şehit haberleri ve görüntülerinin üzerine bu manzara birbirinin içine geçmiş, şehitlerin cansız bedenlerinin görüntüsüne dönüşmeye başlamıştı gözümün önünde.
Eve döndüğümde gazeteyi yeniden açamadığım için göz gezdirdiğim sosyal paylaşım sitelerindeki öfke patlamaları yeterince keskin ve can yakıcı ifade kalmadığından artık hakarete uzanmaya başlamıştı. Sanal şiddet giderek çirkinleşiyordu, içim acıyordu ve midem bulantım kesilmeden devam ediyordu.
Derken bir arkadaşımın duvarında liselerdeki öğrencilerin müdürleri eşliğinde bu gün sokaklarda yürüyüş yaptıkları ve bundan çok endişe duyduğunu belirten ifadelerini okudum. Bu öğrencilerin kanlarının kaynadağını ve bu şekilde olaya dahil edilmelerinin hepimizi üzecek sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekmeye çalışıyordu bir anne olarak.
Kaddafi nin o fotoğrafı yayınlanmak ve saatler boyunca manşetlerde bırakılmak zorunda mıydı gerçekten? Gençler, şehitler, cesetler, kan kokusu.. Mide bulantısı ve baş dönmesine dönmeye başlamıştı artık iyice.
İntikam değil, katliam istiyoruz yazıları geldi bir bir gözümün önüne ve yine o fotoğraf.. Bunu mu istiyoruz sahiden.. ?
O an kararımı verdim, bu öfke ve sancının beni bir canavara dönüştürmesine izin vermeden sakinleşmeli ve daha yapıcı düşünmenin bir yolunu bulmalıydım acilen. O fotoğraftaki kişi her kim olursa olsun, ne bu sonucu doğuracak bir davranışta doğrudan bulunabilecek, ne de bu tür bir davranışla sonuçlanacak bir eyleme dolaylı yollardan katkıda bulunacak biri asla değilim ben.
Suskunluk ve sağduyu ile mücadele ve şiddet arasındaki çizgiyi henüz çizemiyor olmamızın tek açıklaması henüz şoktan çıkamamız olmamızdı. Neden 1,2,3,5,13 şehit değilde 24 şehit verdiğimizde bu tramvaya tutulmuştuk bir anda? Toplamda kota aşımı mı sebep olmuştu buna, yoksa neredeyse alışmaya başladığımız günlük şehit haberlerinin buncasını bir arada duymak mı panikletmişti hepimizi bilmiyorum.
Bir lider beklentisi ve Mustafa Kemal hasretini dile getiren satırları okudukça, O'nun ilelebet payidar kalacak cümlesini ömrü değil Cumhuriyet için kurduğunu, ve emanet ettiği bizlerin birer Mustafa Kemal olma potansiyeline sahip olduğumuzu düşünerek kurduğunu anlatmak istiyorum uzun uzun.
Öfkesi yürüyüş ve mitinglerde kontrolden kolayca çıkabilecek gençlerin ve biz sandıkta oy kullanma ehliyetine sahip yetişkinlerin beklenildiği gibi kışkırtmalara alet olmadan ve şehit kanlarına eklenecek yeni acılara sebep olmadan tepkimizi dile getirebileceğimizi umuyorum şimdi sadece. Aksi durumda, öfkemizin asıl hedefi olmayan ve asli görevi asayişi sağlamak olan güvenlik güçlerimizle, yani kendi kendimizle çatışmak durumunda kalacağız. Onların hükümetin maşası değil, bizler gibi kafası karmakarışık olmuş ve şehit olma potansiyeline sahip, üç kuruş maaşla, sadece görevini yapmaya çalışıyor olduğunu aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini hatırlamamızı diliyorum.
Siyasi politikası her ne olursa olsun, tek yürek ve tek ses olmuş bir millet karşısında hiç bir hükümetin koltuk kaygısıyla bile olsa karşı durabileceğine inanmıyorum.
Mustafa Kemal'i özleyen tüm dostlarıma, onun milli mücadeleyi tek başına kazanmadığını hatırlatmak istiyorum yeniden. Hiç bir durumda doğukkanlılığını kaybetmediğini, her ne düşünceye sahip olursa olsun karşısındaki insanın gözlerine bakmaktan vazgeçmeyerek, herhangi bir şiddet eyleminde bulunmadığını söylemek istiyorum.
Ülkenin içinde bulunduğu koşullarda yapılacak bir hükümet istifasının şu andaki soruna bir çözüm olmayacağını ve bunun ancak yeniden sandık başına gidildiğinde ya da bu sorunun üstesinden geldiğimizde gündeme getirelecek bir konu olduğunun altını çizmek istiyorum. Şimdi ihtiyacımız olan şey beğensek de beğenmesek de seçilmiş hükümeti terörle mücadeleye değil, terör sorununu kökten çözmeye ikna etmek olacaktır.
Bu gün sona erdiğinde henüz içimdeki savaşı kazanamamış olsam da, ben Kaddafinin son anlarını resmeden o karede hiç bir canlıyı görmek istemediğimden adım kadar eminim.
Fasulye
15 Ekim 2011 Cumartesi
GÜN BATTI, TAVUK YATTI
Geçtiğimiz günlerde yönettiği bakanlık nedeniyle olsa gerek doğal olmaya özen gösteren ve medeniyetin zincirlerini kırarak saç sakaldan simasını seçemediğimiz Taner Yıldız düşüncesini dile getirdi hatırlarsanız.
"Yaz saati uygulaması ile alakalı saatlerimizi ayarlayacağız. Ülkenin geneliyle alakalı enerji sektörü açısından baktığımızda fotoğraf nasıl gözüküyor bunu arkadaşlarımla paylaştım. Bu tartışmaya açık bir fikir. Sanayicimiz, esnafımız, tüccarımız şuanda zaten uyguluyorlar. Hatta bir kısmı batılı ülkelerde gün ışığıyla beraber saat 6 ise 6, 7 ise 7, her ülkenin kendisine has gün ışığı var. Kuzey'e gittikçe değişiyor, Güney'e gittikçe değişiyor. Bizim ülkemizin bir meridyeni, bir paraleli var.
Sonuçta hayatımızda zaten pratikleri yaşadığımızın resmiyetle sistematize edilip edilemeyeceğiyle ilgili bir konudur bu. Bu enerji açısından ortaya koyduğumuz bir fikirdir. Bugün bakıyorum bazı yayın organlarında alınmış bir karar. Toplumda tartışmaya açılacaktır. Sonuçta ne kadar rağbet göreceği ortaya çıkacaktır ama enerji sektörü açısından bakıldığında ve bir kısım çalışmalarla gün ışığının insan üzerinde oluşturulduğu psikoloji açısından bakıyorum. Bundan daha fazla yararlanmak adına toplum eğer 5 buçuk, 6'da gün ışıyorsa ve daha sonra mesaiye başlayabiliyorsa enerji sektörü olarak, bundan enerji verimliği olarak daha fazla yararlanacağız demektir. Bizim daha çok çalışmaya ihtiyacımız var. Bu karar konuşulmuş bir konudur. 1 saat sonra başlayacak mesainin daha verimli olacağını düşünüyorum."
Bu günkü gazetelerde de bir kısım holding patronlarından bu düşünceyi destekleyen açıklamalar geldi.. Aslına bakarsanız kanımca traş olmaya bile fırsat bulamadığı belli olan bakanımızın aslında güne bir saat erken başlamasını ben de kendi adıma onaylamıyor değilim. Hatta düşününce aslında bunun enerjiden başka nelere hizmet edebileceğini de az gelişmiş zihniyetler ülkesinin paranoyasına ermiş bir vatandaş olarak bir çırpıda sayabildim.. Eğer bakanımızın açıklaması sizin için ikna edici olmadıysa bir de benden dinleyin bakalım ikna olacak mısınız?
Hayatın pratiği açısından ; Birincisi sabahın altısında mesaiye başlamak için en geç sabahın dort buçuğunda kalkmanız gerekecek. E hazır uyanmışken bir de sabah namazı kılabilirsiniz. Zaten bakanımızın da belirttiği gibi hayatımızda pratikte katılan durumlardan biri bu olsa gerek diye düşünüyorum. Çünkü her birininkini tek tek Allah kabul etsini sabah namazına kalkan pek çok kişi ardından uyumayı tercih etmiyor. Sabah namazına kalkma gafleti göstermeyen kalan cemaatinde bu şekilde namaza dahil olması sağlanabilir. Hatta bu durumda sabah işimize, çocuklarımız okula cemaatle sabah namazı kılarak başlayabilirler.
İnsan psikolojisi açısından ; Sabahın dört buçuğunda kalkacağımıza göre, bir insanın ortalama günde sekiz saat uyku ihtiyacından yola çıkacak olursak akşam sekiz buçuk da da uykuya geçmiş olmamız gerekecek. Bu bize ne sağlayacak, gece hayatı diye bir şey kalmayacak.. Cumartesi de çalışacağımıza ve hatta holding patronlarının aklına uyup pazarda çalışırsak o zaman zaten bırakın geceyi gündüz de hayat diye bir şey kalmayacağından.. Alkol tüketimine çanak tutan gece esnafı zaten batacak..Boylelikle alkol zaten otomatik olarak hayatımızdan çıkacak.. Televizyonlarda izlediğimiz ve toplumsal ahlakımızı bozan yayınları izleyemeyecek, haberlere kadar dahi ayakta kalamayacağımızdan ülkede neler olup bittiğini duyamayacağız, ve gereksiz çem çem edip başımızı belaya da sokamayacağız. E sosyal hayat diye bir şey de kalmayacağından zaten otomatik olarak masraflarımızda elektirik faturalarından başlamak üzere büyük bir düşüş gözlencek..
Bütün bunların neticesinde ülke ekonomisine sağlayacağımız katkının yanısıra iman gücümüzde de artış olacağından ki başlamışken yatmadan da yatsıyı kılarız herhalde.. Toplumsal refah ve huzura hep birlikte ermiş oluruz diye düşünüyorum. Gayri Saf-i Milli Hafsalası yüksek bir toplum olma yolunda bundan daha iyi bir yol düşünemiyorum bile..
Bir taşla binlerce kuş vurulabildiğini bize gösteren bakanımızın zekası önünde saygıyla eğiliyor, hepimizin gözlerinden tek tek öpüyorum..
Türk Milleti zekidir.. !
Hamdolsun Türküm diyene !
Fasulye
"Yaz saati uygulaması ile alakalı saatlerimizi ayarlayacağız. Ülkenin geneliyle alakalı enerji sektörü açısından baktığımızda fotoğraf nasıl gözüküyor bunu arkadaşlarımla paylaştım. Bu tartışmaya açık bir fikir. Sanayicimiz, esnafımız, tüccarımız şuanda zaten uyguluyorlar. Hatta bir kısmı batılı ülkelerde gün ışığıyla beraber saat 6 ise 6, 7 ise 7, her ülkenin kendisine has gün ışığı var. Kuzey'e gittikçe değişiyor, Güney'e gittikçe değişiyor. Bizim ülkemizin bir meridyeni, bir paraleli var.
Sonuçta hayatımızda zaten pratikleri yaşadığımızın resmiyetle sistematize edilip edilemeyeceğiyle ilgili bir konudur bu. Bu enerji açısından ortaya koyduğumuz bir fikirdir. Bugün bakıyorum bazı yayın organlarında alınmış bir karar. Toplumda tartışmaya açılacaktır. Sonuçta ne kadar rağbet göreceği ortaya çıkacaktır ama enerji sektörü açısından bakıldığında ve bir kısım çalışmalarla gün ışığının insan üzerinde oluşturulduğu psikoloji açısından bakıyorum. Bundan daha fazla yararlanmak adına toplum eğer 5 buçuk, 6'da gün ışıyorsa ve daha sonra mesaiye başlayabiliyorsa enerji sektörü olarak, bundan enerji verimliği olarak daha fazla yararlanacağız demektir. Bizim daha çok çalışmaya ihtiyacımız var. Bu karar konuşulmuş bir konudur. 1 saat sonra başlayacak mesainin daha verimli olacağını düşünüyorum."
Bu günkü gazetelerde de bir kısım holding patronlarından bu düşünceyi destekleyen açıklamalar geldi.. Aslına bakarsanız kanımca traş olmaya bile fırsat bulamadığı belli olan bakanımızın aslında güne bir saat erken başlamasını ben de kendi adıma onaylamıyor değilim. Hatta düşününce aslında bunun enerjiden başka nelere hizmet edebileceğini de az gelişmiş zihniyetler ülkesinin paranoyasına ermiş bir vatandaş olarak bir çırpıda sayabildim.. Eğer bakanımızın açıklaması sizin için ikna edici olmadıysa bir de benden dinleyin bakalım ikna olacak mısınız?
Hayatın pratiği açısından ; Birincisi sabahın altısında mesaiye başlamak için en geç sabahın dort buçuğunda kalkmanız gerekecek. E hazır uyanmışken bir de sabah namazı kılabilirsiniz. Zaten bakanımızın da belirttiği gibi hayatımızda pratikte katılan durumlardan biri bu olsa gerek diye düşünüyorum. Çünkü her birininkini tek tek Allah kabul etsini sabah namazına kalkan pek çok kişi ardından uyumayı tercih etmiyor. Sabah namazına kalkma gafleti göstermeyen kalan cemaatinde bu şekilde namaza dahil olması sağlanabilir. Hatta bu durumda sabah işimize, çocuklarımız okula cemaatle sabah namazı kılarak başlayabilirler.
İnsan psikolojisi açısından ; Sabahın dört buçuğunda kalkacağımıza göre, bir insanın ortalama günde sekiz saat uyku ihtiyacından yola çıkacak olursak akşam sekiz buçuk da da uykuya geçmiş olmamız gerekecek. Bu bize ne sağlayacak, gece hayatı diye bir şey kalmayacak.. Cumartesi de çalışacağımıza ve hatta holding patronlarının aklına uyup pazarda çalışırsak o zaman zaten bırakın geceyi gündüz de hayat diye bir şey kalmayacağından.. Alkol tüketimine çanak tutan gece esnafı zaten batacak..Boylelikle alkol zaten otomatik olarak hayatımızdan çıkacak.. Televizyonlarda izlediğimiz ve toplumsal ahlakımızı bozan yayınları izleyemeyecek, haberlere kadar dahi ayakta kalamayacağımızdan ülkede neler olup bittiğini duyamayacağız, ve gereksiz çem çem edip başımızı belaya da sokamayacağız. E sosyal hayat diye bir şey de kalmayacağından zaten otomatik olarak masraflarımızda elektirik faturalarından başlamak üzere büyük bir düşüş gözlencek..
Bütün bunların neticesinde ülke ekonomisine sağlayacağımız katkının yanısıra iman gücümüzde de artış olacağından ki başlamışken yatmadan da yatsıyı kılarız herhalde.. Toplumsal refah ve huzura hep birlikte ermiş oluruz diye düşünüyorum. Gayri Saf-i Milli Hafsalası yüksek bir toplum olma yolunda bundan daha iyi bir yol düşünemiyorum bile..
Bir taşla binlerce kuş vurulabildiğini bize gösteren bakanımızın zekası önünde saygıyla eğiliyor, hepimizin gözlerinden tek tek öpüyorum..
Türk Milleti zekidir.. !
Hamdolsun Türküm diyene !
Fasulye
22 Eylül 2011 Perşembe
Kaptanın Seyir Defteri
TÜR-2Y adını verdiğimiz gemimizle yaptığımız seyahatimizin neredeyse seksendokuzuncu yılındayız. Hala TÜR'ümüzü huzur içinde yaşatacak bir "dünya düzeni" sağlayamadık. Son onyıldır bu gemiye kaptanlık eden ben, zaman zaman aslında "gül" gibi geçinip gittiğim makamımdan gemideki tüm mürettabatla yeterince ilgilenemediğim hissine kapılıyorum. Geminin komutanı Tayi Ban Kenobi'nin üstün manevra yeteneği sayesinde gemimiz bugüne değin, tüm uzay tehlikelerini teğet geçme başarısı göstermiş olsa da, gemi mürettabatının mutsuzluğundan bahseden duyumlar kulağıma çalınııyor ara sıra.. Diğer gemilere seyahatlerimin yoğunluğu nedeniyle aldığım bu duyumların zamanında üzerine gidemiyor olsamda, yine de aklımda tutmaya çalışıyorum. Örneğin bir süre önce gemide dış sanal ortama baglantı ile ilgili konulan yasaklarla ilgili bir bilgi geldiğinde, çok şaşırmış ve bunun bize hiç de yakışmayan bir tavır olduğunu açıkça iletmiştim, gerçi ben fırsat bulup bu açıklamayı yapana kadar biraz geç olmuştu ama neyse. En azından kurmaylarımızdan Bull & Aringe gibi, verdiğim emirler sonucu yaşananlara hafıza kaybına uğramış gibi şoka girip göz yaşlarına boğulmuyorum. Bu ikisini her an bir köşede ağlarken bulabilirsiniz, duygusal insanlar.
Şimdi de bir kaç yıl önce düşen bir uzay aracından bahsettiler.. Aslında olayı hatırlıyorum elbette. Ne de olsa ben bu geminin kaptanıyım.. Gemisini yürütene kaptan denir biliyorsunuz. Çok şükür bugüne değin gemimizin yürümesinde, hatta koşarak parendeler atmasında bir sorunumuz olmadı. Daha öncede söylediğim gibi Tayi Ban Kenobi bu konuda çok başarılı bir komutandır. Hatta çoğu zaman güneydeki gemilerden kendisine danışmaya gelirler. Bir keresinde bir filo oluşturup başına da Tayi Ban Kenobi'yi koymayı bile önerdiler. Kendisi bir Uzay İmparatoru olarak anılıyor. Bir gün çocuklarının da kendi gibi olması için de yoğun bir çabası var. Daha şimdiden onlara TÜR-2Y'nin modeli küçük gemicikler satın aldı bile. Geleceğimiz güvence altında.
Neyse konumuza, yani, bana dönelim. Bu uzay aracı kazası, yakınlarda bir gezegene iniş sırasında yaşanmış ve aracın pilotu ve yolcularına bir süre ulaşılamadığından sanıyorum hayatlarını kaybetmişlerdi. Ancak o dönemde bendeniz yine çok mesgul olduğumdan konuya eğilememiştim. Üzerinden bunca yıl geçtikten sonra eğilebilme fırsatı bulmuş olmam da sanıyorum ne kadar yoğun bir kaptan olduğum konusunda aydınlatıcı olmuştur sizlere. Çünkü bazı gerçekler apmulun ışığı kadar aşikardır, kılavuza ihtiyaç duymaz. Mürettabattan birinin o yıllarda çekilmiş bir filmi ekrana yansıtması ile uzay aracının düştükten sonraki görüntülerini izleme fırsatı bulabildim. Çok şaşırdım ve üzüldüm gerçekten. Hava koşullarının muhalif göründüğü gezegen yüzeyinde öylece yatan enkazın etrafında pek çok insan dolanıyordu. Ancak içlerinden bir tanesi, belli ki kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Gemiden bir şeyler sökmeye çalışıyordu. Kim olduğunu bilmediğim bu insanlar hakkında soru sormak o an içim aklıma gelmedi aslında ve yine bir yoğunlukta olduğum için soramayacağım. Bunlar kim orada ne arıyorlar haliyle bilmiyorum. Tayi Ban Kenobi biliyordur eminim. O yüzden içim rahat.
Neyse benim işlerime bakmam lazım, bir ara fırsat bulduğumda yine TÜR-2Y deki haberleri takip ederim. Bu arada kaçırdığım bir şey olursa, onları da Tayi Ban Kenonbi halleder nasılsa.
Şimdi gitmem lazım, çıkarın beni bu KAPTAN..
Saygı ve sevgilerimle
Fasulye
19 Eylül 2011 Pazartesi
Sevmekten kim usanır?
Toplum olarak hepimizin değer verdiğimiz şeyler her ne olursa olsun, gelişmiş bir koruma ve kollama içgüdümüz vardır. Bu gerek elimizdeki somut bir değer, gerek aile üyelerimiz veya bir yakınımız, gerek manevi değerlerimiz veya inançlarımız, gerekse tuttuğumuz bir takım olsun değişmez bir gerçektir.
Aslında yüreğimizdeki sonsuz sevgiden kaynaklanan bu iyi niyetli davranışlarımız, belirli bir çizgiyi aşmamızın ardından, adını sevgi ve korumacılık koyduğumuz aşırı-muhafaza yani aslında günümüze çok sık tekrarladığımız muhafazakarlığa dönüşmektedir.
Öyle bir toplumuzdur ki biz, sevgimiz yüzünden, ölmeyi, öldürmeyi göze alırız. Ölümüne bağlıyızdır sevdiklerimize. Romantik bir aşk hikayesi ya da bir aile dramını konu alan filmlerde bir çoğumuzun gözyaşlarına boğulur olmasının temel nedeni de içimizdeki bu aşırı sevme duygusudur.
Toplum olarak yaşadığımız bir çok karmaşa ve kaosun, hatta üçüncü sayfa haberlerinin bir çoğunun özünde, bu aşırı sevgi doluluğumuzun yattığını düşünmek garip geliyor başlangıçta insana biliyorum, ama korkarım bu ülkede "sevgi suçları/terörü" diye de bir alan olmuş olsaydı epey hasılat yapardı mahkemeler. Düşünecek olursanız, biz, öldürücü imha gücüne sahip özünde sevgi bir toplumuz aslında.
Çocukluğumuzdan beri bize öğretilen, filmlerden izlediğimiz veya kitaplardan, şiirlerden okuduğumuz, şarkılarda dinlediğimiz hemen her şey sevgiden bahseder. Çocuklarımıza ilk önce sevmeyi öğretmeye çalışırız, sonra sevdiklerimizi korumayı ve sahiplenmeyi. Hatta örnek olmak adına o kadar çok severiz ki onları, birer yetişkin olduklarında bile bize bağımlı ve hatta neredeyse sırtımızda bir yük olarak yaşamaya devam ederler ya da sevgimiz yüzünden biz aynı şekilde bir türlü onları koruyup, kollamaktan ve tabi sevmekten, hayatlarının her aşamasına sırf sevdiğimizden müdahale etmekten vazgeçmeyiz.
Tuttuğumuz takımları o kadar çok sever ve sahipleniriz ki, "seni sevmeyen ölsün" mantığıyla, karşı takımın taraftarlarına, sözlü ve fiziksel saldırıda bulunmaktan hiç çekinmeyiz. Sevdiğimize laf ettirmeyiz, kanımıza dokunur.
Öylesine değerlerimize bağlıyızdır ki, bu değerler için gözümüzü bile kırpmadan aile bireylerimizi dahi öldürebiliriz. Kan davası güderiz, namus davası güderiz, güderiz, güdülürüz.
Sonra da gazete ve televizyonlarda izlediğimiz bu tür olayları gördüğümüzde, tüm bunları "vahşet", aşırı sevgiden gözü dönmüş insanları da "cani" olarak nitelendiririz. Nedense o noktada hiç de sevgi kelebeğine benzemezler. Oysa sevdikleri için yapmışlardır ne yaptılarsa.. "Seveni korur Allah...!" nameleri yoksa sadece şarkılarda mıdır?
Ama hiç kimsenin ağzından ya da kaleminden, aslında çok sevmenin başta kendimiz olmak üzere çevremize ne tür zararlar verebileceğimizi duymayız. Sanki sınırsız sevgi, bütün dünyayı kucaklasa hiç bir sorunumuz kalmayacakmış gibi, sevgi mesajları verip dururuz. Sevdikçe severiz, sevdikçe sahip çıkarız. Sahip çıkmanın, bir çeşit yok etme olduğunu görmeyiz. Sevdiğimize, sevgimize laf ettirtmez, leke sürmez, sürdürtmeyiz.
Sevgiden kaynaklanan bağlılık, "kutsal" sayılır bu topraklarda, saygı görür...Sorun da aslında sevginin kendisi değil, sebebiyet verdiği bağlılık duygusudur. Aile bağı, dostluk bağı, kan bağı.. Sevginin bedeli olarak karşımıza dikilen sorumluluk ve görevler olarak yol almaya devam eder hayatımızın içinde. Çünkü seviliyorsak bunun kıymetini bilmekle de yükümlüyüzdür. Bilmiyorsak da bedelini öderiz, ödetirler..
Diyorum ya özünde hepimiz sevgi dolu insanlarız..
Ülkemizi, komşularımızı, vatandaşlarımızı, işçilerimizi, emeklilerimizi, ailelerimizi, askerlerimizi, çocuklarımızı, kızlarımızı, oğlanlarımızı, hakimlerimizi, takımlarımızı, taraftarlarımızı, milletimizi, öğretmenlerimizi, inançlarımızı, paramızı, evimizi, arabamızı o kadar çok seviyoruz ki..
Ülkemiz elden gidiyor, komşularımız ile sürekli sorunlar yaşıyoruz, vatandaşın şikayeti, işçilerin sefaleti, emeklinin hikayesi, askerlerin hıyaneti hiç bitmiyor. Çocuklarımız dejenere, kızlarımız tecavüzzede, oğlanlarımız kazazede, hakimlerimiz rüşvetzede, takımlarımız şikezede, milletimiz acizane olmaktan hiç kurtulamıyor. Diğerlerini ve daha da fazlasını düşünsek elbette yazabiliriz. Ama biz gerçekten özünde sevgi dolu insanlarız.. Ne yapıyorsak sevgimizden yapıyoruz. Tamam biraz frenlerimiz tutmuyor olabilir ama o da yine çok sevmekten. Sevdik mi tam severiz, sildik mi bir kalemde..
Bir şey söyleyeyim mi, biz ölürsek aşktan ölürüz.. E söylemiyor mu şarkılar "sevmekten kim usanır? sevenle oyun olmaz." .. Aman ha.. Allah muhafaza!
Hepinizi seviyorum..
Fasulye
kategorize olayi
aklıma bişi geldi
22 Ağustos 2011 Pazartesi
O TABAK BİTECEK, CEK, CEK, CEK !
Bu sene anneler gününde bir beyaz eşya markasının yaptırdığı reklamın nakaratı, ilk duyduğum günden beri mütemadiyen zihnimde dolanıyor ve gülümsememe neden oluyor.
“O tabak bitecek, cek, cek, cek..”
Anneannelerimizin, annelerimizin ve bizlerin çocuklarına söylediği her bir cümle annemizin el kitabından çıkmışcasına, bu reklamda bir araya getirilmiş. Gerçekten çok başarılı, tekrar tekrar dinlemekten kendimi alamıyorum.
Ama bir şeyi unutmuşlar ki, şu ara yeniden çok güncel oldu.. “Afrikalı açlar” meselesi...
Tabağımızdaki yemeğin başında geçen süre uzadıkça, hepimiz annelerimizden Afrikalı açların hikayelerini dinledik durduk yıllarca. Biz yemeğe ailecek oturup, afrikalı açlarla kalkardık mutlaka, bizim yemek geleneğimizin bir parçası olmuştu bu ritüel.
Onlar yemek bulamazken biz çoktan doymuş olan midelerimize, sırf annelerimizin, yürekleri rahat etsin diye, daha fazlasını doldurmak zorundaydık çünkü..Sizi bilmem ama ben tabağın başında bir saatden fazla oturduğum günleri hatırlıyorum.Tabaklar mı çok büyüktü, kepçeler mi, yoksa ben mi çok küçüktüm bilmiyorum ama, tıka basa doyduğum halde, yemeğin yarısı hala bir şekilde tabağımda kalıyor olurdu. Yemeğin bu ikinci yarısına eşlik eden “Afrikalı açlar” hikayesi ise bir süre sonra zaten bir kulağımdan girip öbüründen çıkmayı bırakın, kulağımın dış kenarından direkt kapı dışarı ediliyordu.
“O tabak bitecek, cek, cek, cek..”
Ve o tabak ya yediklerimi püskürterek boşaltmamla ya da şiddetli karın ağrısı ile masadan iki büklüm kalmamla da sonuçlansa öyle ya da böyle biterdi. Afrikadaki açlara karşı görevim de böylece tamamlanmış olurdu. Onlar aç olduğu için benim tabağımdaki yemeğin bitmesi gerekiyordu.Ben yemeğimi bitirince Afrikalı açlar da doyuyormuş gibi, konu hop diye kapanıyordu. Bir çeşit umacı hikayesiydi yani bu.. Oysa Afrika’da açlık ciddi bir sorundu ve biz “we are the world” dük. Her akşam tabağımıdaki yemeği bitirerek Afrikaya destek olduğumu sandım ben yıllarca, “we were the children”.
Bu güne değin kendi oğluma yemek yemediği için - ki annemin ahı tutmuş olmalı benden beter iştahsız kendisi- bir kez bile Afrikalı açlar örneğini vermek aklıma gelmedi aslına bakarsanız benim, hep kendi sağlığı ile ilgili demeçler verdim. Yani öylesine kendimi kapamış ve beynimin arkasına itmişim ki bu konuyu, artık hatırlamak bile istemiyorum demek ki.
Biz böyle tabağımızdakini bitirince ”Afrikadaki açlar” meselesini çözdüğümüzü sanıp, artık aynı cümleleri duymaktan öğürdüğümüz den kırk kere de söylense duymamaya alışmış bir nesil olarak büyüdük. “Afrikadaki açlar”, hala açlar oysa..
Büyüyünce anladık ki bizim bitirdiğimiz tabakların onlara bir faydası yokmuş. Keşke o zamanlar tabağımızı bitirmek değil – ki ülkenin hali tabağını silip süpürmeye alışmış bir nesil yüzünden bence bu halde- tabağımızdakini paylaşmak öğretilseymiş hepimize.. Afrikadaki açlara yardımın tıka basa dolmuş midelerle değil, ihtiyacımız kadarını alıp, kalanını payşarak yapabileceğimiz de söylenseymiş.
Bugün kimse kafamıza vura vura “Somaliye yardım lazım” demek zorunda kalmazdı. Diledikleri kadar desinler.. Biz duymayız ki, zihnimiz Afrikalı Açlara çocukken kapatıldı bizim.
Hala tabağımda kalmış son lokmaya bakarken Afrikalı açları düşünüp ağzıma atıyorsam ben bu işte bir terslik var demektir.
Hadi şimdi işimize bakalım..
“Bu tabak bitecek, cek, cek, cek..”
Fasulye
İlgili reklam : http://www.youtube.com/watch?v=xk4t4C69AZc
“O tabak bitecek, cek, cek, cek..”
Anneannelerimizin, annelerimizin ve bizlerin çocuklarına söylediği her bir cümle annemizin el kitabından çıkmışcasına, bu reklamda bir araya getirilmiş. Gerçekten çok başarılı, tekrar tekrar dinlemekten kendimi alamıyorum.
Ama bir şeyi unutmuşlar ki, şu ara yeniden çok güncel oldu.. “Afrikalı açlar” meselesi...
Tabağımızdaki yemeğin başında geçen süre uzadıkça, hepimiz annelerimizden Afrikalı açların hikayelerini dinledik durduk yıllarca. Biz yemeğe ailecek oturup, afrikalı açlarla kalkardık mutlaka, bizim yemek geleneğimizin bir parçası olmuştu bu ritüel.
Onlar yemek bulamazken biz çoktan doymuş olan midelerimize, sırf annelerimizin, yürekleri rahat etsin diye, daha fazlasını doldurmak zorundaydık çünkü..Sizi bilmem ama ben tabağın başında bir saatden fazla oturduğum günleri hatırlıyorum.Tabaklar mı çok büyüktü, kepçeler mi, yoksa ben mi çok küçüktüm bilmiyorum ama, tıka basa doyduğum halde, yemeğin yarısı hala bir şekilde tabağımda kalıyor olurdu. Yemeğin bu ikinci yarısına eşlik eden “Afrikalı açlar” hikayesi ise bir süre sonra zaten bir kulağımdan girip öbüründen çıkmayı bırakın, kulağımın dış kenarından direkt kapı dışarı ediliyordu.
“O tabak bitecek, cek, cek, cek..”
Ve o tabak ya yediklerimi püskürterek boşaltmamla ya da şiddetli karın ağrısı ile masadan iki büklüm kalmamla da sonuçlansa öyle ya da böyle biterdi. Afrikadaki açlara karşı görevim de böylece tamamlanmış olurdu. Onlar aç olduğu için benim tabağımdaki yemeğin bitmesi gerekiyordu.Ben yemeğimi bitirince Afrikalı açlar da doyuyormuş gibi, konu hop diye kapanıyordu. Bir çeşit umacı hikayesiydi yani bu.. Oysa Afrika’da açlık ciddi bir sorundu ve biz “we are the world” dük. Her akşam tabağımıdaki yemeği bitirerek Afrikaya destek olduğumu sandım ben yıllarca, “we were the children”.
Bu güne değin kendi oğluma yemek yemediği için - ki annemin ahı tutmuş olmalı benden beter iştahsız kendisi- bir kez bile Afrikalı açlar örneğini vermek aklıma gelmedi aslına bakarsanız benim, hep kendi sağlığı ile ilgili demeçler verdim. Yani öylesine kendimi kapamış ve beynimin arkasına itmişim ki bu konuyu, artık hatırlamak bile istemiyorum demek ki.
Biz böyle tabağımızdakini bitirince ”Afrikadaki açlar” meselesini çözdüğümüzü sanıp, artık aynı cümleleri duymaktan öğürdüğümüz den kırk kere de söylense duymamaya alışmış bir nesil olarak büyüdük. “Afrikadaki açlar”, hala açlar oysa..
Büyüyünce anladık ki bizim bitirdiğimiz tabakların onlara bir faydası yokmuş. Keşke o zamanlar tabağımızı bitirmek değil – ki ülkenin hali tabağını silip süpürmeye alışmış bir nesil yüzünden bence bu halde- tabağımızdakini paylaşmak öğretilseymiş hepimize.. Afrikadaki açlara yardımın tıka basa dolmuş midelerle değil, ihtiyacımız kadarını alıp, kalanını payşarak yapabileceğimiz de söylenseymiş.
Bugün kimse kafamıza vura vura “Somaliye yardım lazım” demek zorunda kalmazdı. Diledikleri kadar desinler.. Biz duymayız ki, zihnimiz Afrikalı Açlara çocukken kapatıldı bizim.
Hala tabağımda kalmış son lokmaya bakarken Afrikalı açları düşünüp ağzıma atıyorsam ben bu işte bir terslik var demektir.
Hadi şimdi işimize bakalım..
“Bu tabak bitecek, cek, cek, cek..”
Fasulye
İlgili reklam : http://www.youtube.com/watch?v=xk4t4C69AZc
8 Haziran 2011 Çarşamba
KARAKOLDA "AYNA" VAR!
Günlerden bir gün, karakollardan bir kol -ki hikayenin ilerleyen bolumlerinde kararacak kendisi- ve kitaplardan bir muzır “Ölüm Pornosu”..
Edebi anlamda, adından yola çıkılarak, içeriği hakkıında derinlemesine bir yorum yapılamasa da, adındaki “porno” kelimesi, hemen zihnimizde bir şeyler canlandırıyor.. TDK’nın yayınladığı büyük Türkçe sözlüğe göre pornonun kelime anlamı “Amacı cinsel dürtülere yönelik olan, ahlaki değerlere aykırı düşen yayın, resim vb.”. Yani kitap toplumsal anlamda, adından kaybediyor zaten bir kez... Kitabın orjinal adı, “Snuff”, yazarı Dövüş Kulübü filminden hatırlayacağınız Chuck Palahniuk ve hikayemizin baş kahramanı kitabı Türkçe’ye “çevirme hatası”na düşen Funda Uncu..
“Çevirme hatası”, bir “çeviri hatası”na dönüşerek kitabın adında porno kelimesi eklemek suretiyle vukuu bulmaktadır, çünkü kitabın orjinal adının İngilizce-Türkçe sözlüklerde ki Türkçe karşılığı “burun çekmek, koklamak” vb ifadelere denk düşmektedir. Misal, kitabın adını buradan yola çıkarak “Sümüklü Bakkal” tarzı bir sıfat tamlaması ile karşılamış olsaydı çevirmenimiz, aşağıda anlatılacakların belkide hiç birisi başına gelmeyecekti.
İstanbul Basın Savcılığı, Ayrıntı Yayınları’ndan piyasaya çıkan kitap hakkında müstehcen olduğu gerekçesi ile bir “muzır” soruşturması başlattı, bu soruşturma kapsamında çevirmeninde ifadesinin alınması gerekiyordu elbette, buraya kadar yasal ya da toplumsal anlamda ters bir durum yoktu zaten..
Günlerden bir gün, kitabın çevirmeni Funda Uncu’nun Bodrum’daki evinin telefonu acı acı çaldı. Telefondaki sesin seçtiği kelimeler Funda Hanım’ın ifadesine göre aynen şöyleydi;
“Acil karakola gelmeniz lazım. İki defa geldik, kapıyı açmadın. Seni zorla götürürüz”
Şimdi televizyonunu yeni açanlar için kısaca bir açıklama yapmak istiyorum, ülkemizde ve dünyada da, postacılar kapıyı maksimum iki kez çalarlarken, Türk polisi kapıya maksimum iki kere uğrar.. İki kere de açılmayan kapılar postacı ve polise karşı direniş sayılacağından, zorlama söz konusu olacaktır. “Siz” ile başlayıp saniyeler içinde samimiyete döküken “sen” li cümleler zaten karakolda yaşanacaklar hakkında bir ipucu verse de, Funda Hanım karakolun yolunu tutar elbette. İki kez kapıya gelen polisi artık ikiletmeden, telefondaki sesin de dediği gibi “acilen” ikilemek gerektiği ortadadır.
Bu olayın ardından, “Kara”kolda dört saat geçiren Funda Hanım, savcılığa şikayet etmesi ile son bulan hikayesinin kısa özetini aşağıdaki gibi aktarmıştır, gazetelere...
"Bir polis beni karşısına aldı. Dosyayı fırlattı. ‘Bunlar bize fazla gelir’ dedi. Sonra birden bana, ‘Sen manken misin?’ diye sordu. Ardından da, ‘Bu karakola düştün mü hiç?’ diye devam etti. Sen böyle bir kitabı nasıl yazdın’ dedi. Yazmadığımı, çevirdiğimi söyleyince de ısrarla, ‘Sen bu kitabı okudun mu? Ne yaptığının farkında mısın?’ diye üzerime geldi. Gördüğüm adi suçlu ve fahişe muamelesi öyle ağır geldi ki ağlayarak dışarı çıktım. Hayatımda ilk kez böyle bir şey başıma geldi."
Kısa ve öz konuşmayı sevdiği belli polis abimizin sözleri üzerinde biraz kafa yorarak, Funda hanımın gördüğü muamele hakkındaki düşüncesini kendi içimizde değerlendirebiliriz belki..
“Bunlar bize fazla gelir”
1.Kitaptan porno okumayız biz pornoyu ekrandan izleriz
2.Kitap okumayız biz, bizim aklımız bize yeter
3.Porno bizi aşar, “bel”imizden geldiğince yaşar gideriz
4.Bu ülkede öyle ulu orta porno muhabbeti yapılmaz, kitapçılarda hiç satılmaz.
“Sen manken misin?”
1.Bu kitabı yazdığına göre biliyosundur sen bu porno işini, manken misin?
2.Bu ülkede mankenler çoğunlukla porno yıldızıdır.
“Bu karakola düştün mü hiç?”
1.Bu ilk suçun mu?
2.Pornocu bir manken olduğuna göre sen iş üstünde bir kaç kez yakalanmışsıdır zaten, bizim karakola ilk düşüşün mü?
3.Bu karakola bi düşen pişman, bi de düşmeyen.
Bu güzel sohbetin ardından kitabın yazarı değil çevirmeni olduğunu söyleyen Funda Hanıma sorulan ilk soru :
“Sen bu kitabı okudun mu?”
1.Çevirmen ne ki?
2.Kitabı elinde evirip çevireceğine okuyaydın, şimdi neden burada olduğunu daha iyi anlardın.
“Ne yaptığının farkında mısın?”
1.Savcılık peşinde, toplumun ahlakını bozmaya çalışmak neymiş göreceksin. Kaç öksüzün yetimin hakkını bulacağız üzerinde haberin var mı?
Ben şimdi bu kitabı size mi öneriyorum? E reklamın iyisi kötüsü olmaz özünde, ama amacım bu değil..
Karikatür dergilerini muzır neşriyattan sayan zihniyeti merak edenler için amme hizmeti yapayım dedim.
E ne de olsa karakolda AYNA var!
Fasulya
Edebi anlamda, adından yola çıkılarak, içeriği hakkıında derinlemesine bir yorum yapılamasa da, adındaki “porno” kelimesi, hemen zihnimizde bir şeyler canlandırıyor.. TDK’nın yayınladığı büyük Türkçe sözlüğe göre pornonun kelime anlamı “Amacı cinsel dürtülere yönelik olan, ahlaki değerlere aykırı düşen yayın, resim vb.”. Yani kitap toplumsal anlamda, adından kaybediyor zaten bir kez... Kitabın orjinal adı, “Snuff”, yazarı Dövüş Kulübü filminden hatırlayacağınız Chuck Palahniuk ve hikayemizin baş kahramanı kitabı Türkçe’ye “çevirme hatası”na düşen Funda Uncu..
“Çevirme hatası”, bir “çeviri hatası”na dönüşerek kitabın adında porno kelimesi eklemek suretiyle vukuu bulmaktadır, çünkü kitabın orjinal adının İngilizce-Türkçe sözlüklerde ki Türkçe karşılığı “burun çekmek, koklamak” vb ifadelere denk düşmektedir. Misal, kitabın adını buradan yola çıkarak “Sümüklü Bakkal” tarzı bir sıfat tamlaması ile karşılamış olsaydı çevirmenimiz, aşağıda anlatılacakların belkide hiç birisi başına gelmeyecekti.
İstanbul Basın Savcılığı, Ayrıntı Yayınları’ndan piyasaya çıkan kitap hakkında müstehcen olduğu gerekçesi ile bir “muzır” soruşturması başlattı, bu soruşturma kapsamında çevirmeninde ifadesinin alınması gerekiyordu elbette, buraya kadar yasal ya da toplumsal anlamda ters bir durum yoktu zaten..
Günlerden bir gün, kitabın çevirmeni Funda Uncu’nun Bodrum’daki evinin telefonu acı acı çaldı. Telefondaki sesin seçtiği kelimeler Funda Hanım’ın ifadesine göre aynen şöyleydi;
“Acil karakola gelmeniz lazım. İki defa geldik, kapıyı açmadın. Seni zorla götürürüz”
Şimdi televizyonunu yeni açanlar için kısaca bir açıklama yapmak istiyorum, ülkemizde ve dünyada da, postacılar kapıyı maksimum iki kez çalarlarken, Türk polisi kapıya maksimum iki kere uğrar.. İki kere de açılmayan kapılar postacı ve polise karşı direniş sayılacağından, zorlama söz konusu olacaktır. “Siz” ile başlayıp saniyeler içinde samimiyete döküken “sen” li cümleler zaten karakolda yaşanacaklar hakkında bir ipucu verse de, Funda Hanım karakolun yolunu tutar elbette. İki kez kapıya gelen polisi artık ikiletmeden, telefondaki sesin de dediği gibi “acilen” ikilemek gerektiği ortadadır.
Bu olayın ardından, “Kara”kolda dört saat geçiren Funda Hanım, savcılığa şikayet etmesi ile son bulan hikayesinin kısa özetini aşağıdaki gibi aktarmıştır, gazetelere...
"Bir polis beni karşısına aldı. Dosyayı fırlattı. ‘Bunlar bize fazla gelir’ dedi. Sonra birden bana, ‘Sen manken misin?’ diye sordu. Ardından da, ‘Bu karakola düştün mü hiç?’ diye devam etti. Sen böyle bir kitabı nasıl yazdın’ dedi. Yazmadığımı, çevirdiğimi söyleyince de ısrarla, ‘Sen bu kitabı okudun mu? Ne yaptığının farkında mısın?’ diye üzerime geldi. Gördüğüm adi suçlu ve fahişe muamelesi öyle ağır geldi ki ağlayarak dışarı çıktım. Hayatımda ilk kez böyle bir şey başıma geldi."
Kısa ve öz konuşmayı sevdiği belli polis abimizin sözleri üzerinde biraz kafa yorarak, Funda hanımın gördüğü muamele hakkındaki düşüncesini kendi içimizde değerlendirebiliriz belki..
“Bunlar bize fazla gelir”
1.Kitaptan porno okumayız biz pornoyu ekrandan izleriz
2.Kitap okumayız biz, bizim aklımız bize yeter
3.Porno bizi aşar, “bel”imizden geldiğince yaşar gideriz
4.Bu ülkede öyle ulu orta porno muhabbeti yapılmaz, kitapçılarda hiç satılmaz.
“Sen manken misin?”
1.Bu kitabı yazdığına göre biliyosundur sen bu porno işini, manken misin?
2.Bu ülkede mankenler çoğunlukla porno yıldızıdır.
“Bu karakola düştün mü hiç?”
1.Bu ilk suçun mu?
2.Pornocu bir manken olduğuna göre sen iş üstünde bir kaç kez yakalanmışsıdır zaten, bizim karakola ilk düşüşün mü?
3.Bu karakola bi düşen pişman, bi de düşmeyen.
Bu güzel sohbetin ardından kitabın yazarı değil çevirmeni olduğunu söyleyen Funda Hanıma sorulan ilk soru :
“Sen bu kitabı okudun mu?”
1.Çevirmen ne ki?
2.Kitabı elinde evirip çevireceğine okuyaydın, şimdi neden burada olduğunu daha iyi anlardın.
“Ne yaptığının farkında mısın?”
1.Savcılık peşinde, toplumun ahlakını bozmaya çalışmak neymiş göreceksin. Kaç öksüzün yetimin hakkını bulacağız üzerinde haberin var mı?
Ben şimdi bu kitabı size mi öneriyorum? E reklamın iyisi kötüsü olmaz özünde, ama amacım bu değil..
Karikatür dergilerini muzır neşriyattan sayan zihniyeti merak edenler için amme hizmeti yapayım dedim.
E ne de olsa karakolda AYNA var!
Fasulya
18 Mayıs 2011 Çarşamba
SERENAD - ZÜLFÜ LİVANELİ
Dörtyüzseksenbir sayfalık bir maceranın ardından kitabın son sayfasına geldiğimde, bir değil de, birden çok kitabı tamamlamışım hissine kapıldım.
Aklımda kalanlar, siyah renkli iki karton kapaklı bir kitabın içinden
değilde, az önce yaşamlarından ayrıldığım bir çok insanın dudaklarından dökülmüştü sanki.. Bazen bir annenin, bazen aşık bir adamın, bazen hayatta oğluyla tek başına mücadele eden genç bir kadının, bazense aynı karında yatmış olmasına rağmen hayata bambaşka bir pencereden bakabilen bir abinin yürek odalarından az önce ayrılmış gibiydim..
Serenad'ı ilk yayınlandığı dönemde bir gazetenin kitap hakkında Sayın Livaneli ile yapmış olduğu bir roportaj sayesinde duymuştum. Kitabın konusu oldukça etkileyici gelmekle beraber, hikayenin kahramanının bir kadın olması ve bir erkek tarafından kitap sayfalarında canlandırılması daha da ilginç gelmişti. Bu bilginin ardından hemen alma fırsatı bulamadığım kitabı ancak bu roportajı okumamdan bir ay sonra alabildim. Kitabın üzerinde kırkıncı baskı yazıyordu. Henüz otuz gün geçtiğini düşündüğüm bir zaman sonra kırkıncı baskı ibaresini görmenin beni şaşırttığını itiraf etmek zorundayım. Hatta bir arkadaşımla acaba her baskıda onar kitap mı basılıyor diye bile düşündük bu konu üzerinde konuşurken..
Aklımda kalanlar, siyah renkli iki karton kapaklı bir kitabın içinden
değilde, az önce yaşamlarından ayrıldığım bir çok insanın dudaklarından dökülmüştü sanki.. Bazen bir annenin, bazen aşık bir adamın, bazen hayatta oğluyla tek başına mücadele eden genç bir kadının, bazense aynı karında yatmış olmasına rağmen hayata bambaşka bir pencereden bakabilen bir abinin yürek odalarından az önce ayrılmış gibiydim..
Serenad'ı ilk yayınlandığı dönemde bir gazetenin kitap hakkında Sayın Livaneli ile yapmış olduğu bir roportaj sayesinde duymuştum. Kitabın konusu oldukça etkileyici gelmekle beraber, hikayenin kahramanının bir kadın olması ve bir erkek tarafından kitap sayfalarında canlandırılması daha da ilginç gelmişti. Bu bilginin ardından hemen alma fırsatı bulamadığım kitabı ancak bu roportajı okumamdan bir ay sonra alabildim. Kitabın üzerinde kırkıncı baskı yazıyordu. Henüz otuz gün geçtiğini düşündüğüm bir zaman sonra kırkıncı baskı ibaresini görmenin beni şaşırttığını itiraf etmek zorundayım. Hatta bir arkadaşımla acaba her baskıda onar kitap mı basılıyor diye bile düşündük bu konu üzerinde konuşurken..
Kitap Doğan Kitap'tan yayına çıkmıştı. Hikaye 2001 yılında İstanbul Üniversitesinde görev yapan bir halkla ilişkiler görevlisinin Amerika'dan gelen bir Alman profesörü karşılaması ile başlıyordu. Başlangıçta hikayenin kahramanı Maya Duran'ın genel hayatına ve düşünce dünyasına giriş yapıyor, arkasından hızla Nazi Almanyası ve o dönemde çekilen acılara, aynı dönemde Türkiye'ye sığınan Alman-Yahudi Profesörler ile birlikte İstanbul Üniversitesi'nin ve Türk Akademik hayatının tarihine, Kırım Türklerinin yaşamlarındaki acı dolu günlere ve pek çok ailenin geçmişindekine benzer tarihsel buluşmalara yelken açıyordunuz. Zaman zaman ise bu tarihten tamamen sıyrılıp, evladınızla aranızdaki ilişkiyi sorgulamaya başlarken bulabiliyordunuz kendinizi tam da hayatın ortasında..
Bunun yanısıra Livaneli'nin hayata ve tarihe bakışını oldukça etkili yansıttığı cümleleriyle, özellikle kitabın ortasından sonuna kadar sürükleyici ve etkileyici, hatta zaman zaman sırtınızı gerecek kadar stresli olan bir yolculuğa başlıyor ve bir kadının hayatında gerçekleşen beklenmedik gelişmelerle kendini yenilemesi ve hayat çizgisini nasıl değiştirdiğini zaman zaman üzülerek, zaman zaman hayranlıkla takip etme şansı buluyordunuz.
Başından da soylediğim gibi kitap boyunca bir yandan hikayenin akışına kapılırken, öte yandan bir erkeğin bakış açısından bir kadının yaşam karşı direnişini okurken, ister istemez kendi içimde de değerlendirmeler yaptım. İtiraf etmeliyim ki yok denecek kadar az bir bölümde farklı düşüneceğimi ya da davranacağımı hisettim. Bu anlamda da Livaneli'yi tebrik ettiğimi ayrıca belirtmek istiyorum bu yüzden.
Bana göre imkansız gibi görünse de, devletler yerine sadece insani duygularla yönetilen bir dünyanın daha az acımasız ve paylaşılabilir olabileceğini, uygulanan politikaların devletler düzeyinde başarılı ya da etkili görünsede, insani boyutta ne kadar büyük haksızlık ve acılara neden olabileceğinin hikayesini bulacaksınız bu kitapta.
"Serenad" okunmaya değer bir kitap gerçekten.. Okuma grubunun ilk konuğu olan bu kitaba dair mesajımı yine kitabın yazarına air bir söz ile bitirmek istiyorum izninizle..
"Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey..." Zülfü Livaneli..
Saygı ve Sevgilerimle
Fasulye
29 Ocak 2011 Cumartesi
ATATÜRK OLMASAYDI, BİZ BUGÜN...(2)

FARELİ KOYÜN KAVALCISI OLMAK
Hiç kimsenin bir itirazı olduğunu düşünmediğim birinci adım şöyleydi.
"Türk ulusunu ve ordusunu, yurdumuza girmiş olan düşmanlara karşı, ayaklandırmak ve örgütlemek"
Yıpranmış, bıkkın ve zor ayakta duran bir insan topluluğunu, herhangi bir şey için gaza getirmek ve dahası onları gaza getirilmek istenen bir konuda örgütlemeye çalışma fikri, aslında oldukça "çılgın"ca gözüküyor bana şu anda... İnsanın ömrünü tüketecek kadar zorluk ve direnişle karşılaşılması muhtemel bir durum hatta. Kadercilik kadar kolay bir yöntem dururken, hani şu Amerikan filmlerinde olduğu gibi, tam yıkılmışken, birden doğrulup mücadeleye devam etmek ve başarı ummak, o günün şartlarında bir hayalperestlikten öte algılanmasa gerek diye düşünüyorum bu yüzden. Bu insan topluluğunun kendilerine sağlanacak geçim, rahatlık ve benzeri vaadlere daha kolay kanacağı düşünülürse hele bir de. İnsanlar o zaman da, bu günkü gibi bireysel düşünme eğiliminde olmalıydılar. Onlar bizim gibi bir ulusun kurtuluş hikayeleri ile büyümemişlerdi üstelik. Bir imparatorluğun artakalanı durumundaydılar ve mücadeleden çok korunma ve sığınma ihtiyacı içindeydiler. Korku ve bu tür baskılar altında olan bu insan topluluğunun mücadeleye devam etmesini istemek, onlara haksızlık etmek, insan üstü bir mücadele ve fedakarlık istemekle eş anlamlıydı.
Mustafa Kemal bu mücadeleye başlarken, kendisine mi çok güveniyordu, Anadolu halkına mı? Eğer güvendiği kendisi idiyse, gerçekten delilik derecesinde kör bir cesareti olmalıydı. Ben o günlerde Mustafa Kemal'in dostu olsam, diyeceğim "Dostum, kendini yok edeceksin" olurdu. Anadolu halkına güveniyor idiyse eğer, bu güvenin kaynağı neydi? Herkesi kendisi gibi mi sanıyordu? İnsanların özgürlük kelimesini duyunca, büyülenmiş gibi ardından geleceğini mi sanıyordu acaba? Bütün bir ulus adına kendi başına karar verecek güç ve cesareti nereden buluyordu? Neden yurt dışına gidip orada yaşamıyordu? Bir kahraman olmak isteyecek kadar çocuk ruhlu muydu? Bütün bu soruların cevabını biliyor ve yazacak olduğumu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Bilmiyorum. Bilen varsa ve benimle paylaşırsa çok memnun olurum.
İkinci adım ise "Türk halkını, Osmanlı hükümetine, padişaha, halifesine karşı ayaklandırmak ve örgütlemek"ti.
Anlatılanlardan soyutlayarak, cümleyi okuduğunuzda aklınıza ilk gelen ne olurdu? Ben kendiminkini söyleyeyim "Devlet Düşmanı".
Bu ikinci adımdan sonra, birinci adım sonucu sorduğumuz sorulara şöyle bir cevap üretebiliriz rahatlıkla, Mustafa Kemal yine filmlerde sıkça gördüğümüz dünyayı yönetme hevesinde bir adamdı ve bu uğurda her şeyi göze almıştı. İktidar hırsı bu genç adamın benliğini ele geçirmiş, devletin zayıflığından faydalanarak, emeline hizmet eden eylem planını hayata geçirmeye hazırlanıyordu. Bu koşullar altında iki kurumu yıkması gerekiyordu. Padişah ve Halife... Bu durumda din düşmanı değildi, tek amacı iktidarı ele geçirmekti. Ama aynı zamanda biraz da saf olmalıydı, çünkü tek bir insanın koca bir ulusu galeyana getirip de "Ben sizin atanızım, ben ne dersem o olur" demesi biraz uçuk bir düşünceydi. Ayrıca Osmanlı zaten yıkılıyordu, düşmanla iş birliği yapıp, düşene bir tekme de onun vurması zor bir durum değildi. Ne diye zor olanı seçmişti ki? Yaftayı koyalım..Mustafa Kemal kolay bir galibiyet istemiyordu, aynı zamanda bir Makedon olarak Anadolu halkının iyice ezilip, kendi iktidara geldiğinde kafasını kaldıracak güçte olmamasını istiyordu. Düşmanla iş birliği yapsaydı, o zaman iktidarı onlarla paylaşması gerekirdi, oysa o "Tek Adam" olma sevdasındaydı.
Ne diyorsunuz buraya kadar anlattıklarıma, olamaz mı? Bu da bir senaryo nihayetinde, İnandırıcılığı da yok değil, öyle değil mi? Ne güzel çözümlüyoruz hep beraber Mustafa'yı... Tarih ne yazarsa yazsın, s,z,n hangi pencereden baktığınız önemlidir. Ne anladığınız ve nereye varmak istediğiniz. En kanıta dayanan, tarihe mal olmuş olayları bile saptırmak çok kolaydır. Zaten yakın tarih dışında kalan en eski tarih hikayelerinin çoğu da senaryolaştırılmamıştır biraz da.. Sonuç olarak dünya tarihi yoruma dayalıdır. Aynı olayları farklı bakış açılarıyla hepimiz farklı algılar, farklı yorumlayabiliriz. Önemli olan varmak istediğimiz yere tarihsel kanıtlar bularak varmak mıdır? Kendi fikirlerimiz yokmuş gibi, artık hayatta olmayanların fikirlerine sarılarak mı amacımıza ulaşabiliriz sadece.. Onları karalamak da yüceltmek de çok kolay.. Zor olan kendi fikirlerini kendi başına savunabilmek ve ifade edebilmek değil midir? Bu başlı başına bir yazı olabilir sanırım, biz işimize bakalım...
Bakalım tarih bundan sonra tezlerimizi destekleyecek mi, çürütecek mi devam edip görelim..
Fasulye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)