29 Ocak 2011 Cumartesi

ATATÜRK OLMASAYDI, BİZ BUGÜN...(2)


FARELİ KOYÜN KAVALCISI OLMAK

Hiç kimsenin bir itirazı olduğunu düşünmediğim birinci adım şöyleydi.

"Türk ulusunu ve ordusunu, yurdumuza girmiş olan düşmanlara karşı, ayaklandırmak ve örgütlemek"

Yıpranmış, bıkkın ve zor ayakta duran bir insan topluluğunu, herhangi bir şey için gaza getirmek ve dahası onları gaza getirilmek istenen bir konuda örgütlemeye çalışma fikri, aslında oldukça "çılgın"ca gözüküyor bana şu anda... İnsanın ömrünü tüketecek kadar zorluk ve direnişle karşılaşılması muhtemel bir durum hatta. Kadercilik kadar kolay bir yöntem dururken, hani şu Amerikan filmlerinde olduğu gibi, tam yıkılmışken, birden doğrulup mücadeleye devam etmek ve başarı ummak, o günün şartlarında bir hayalperestlikten öte algılanmasa gerek diye düşünüyorum bu yüzden. Bu insan topluluğunun kendilerine sağlanacak geçim, rahatlık ve benzeri vaadlere daha kolay kanacağı düşünülürse hele bir de. İnsanlar o zaman da, bu günkü gibi bireysel düşünme eğiliminde olmalıydılar. Onlar bizim gibi bir ulusun kurtuluş hikayeleri ile büyümemişlerdi üstelik. Bir imparatorluğun artakalanı durumundaydılar ve mücadeleden çok korunma ve sığınma ihtiyacı içindeydiler. Korku ve bu tür baskılar altında olan bu insan topluluğunun mücadeleye devam etmesini istemek, onlara haksızlık etmek, insan üstü bir mücadele ve fedakarlık istemekle eş anlamlıydı.

Mustafa Kemal bu mücadeleye başlarken, kendisine mi çok güveniyordu, Anadolu halkına mı? Eğer güvendiği kendisi idiyse, gerçekten delilik derecesinde kör bir cesareti olmalıydı. Ben o günlerde Mustafa Kemal'in dostu olsam, diyeceğim "Dostum, kendini yok edeceksin" olurdu. Anadolu halkına güveniyor idiyse eğer, bu güvenin kaynağı neydi? Herkesi kendisi gibi mi sanıyordu? İnsanların özgürlük kelimesini duyunca, büyülenmiş gibi ardından geleceğini mi sanıyordu acaba? Bütün bir ulus adına kendi başına karar verecek güç ve cesareti nereden buluyordu? Neden yurt dışına gidip orada yaşamıyordu? Bir kahraman olmak isteyecek kadar çocuk ruhlu muydu? Bütün bu soruların cevabını biliyor ve yazacak olduğumu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Bilmiyorum. Bilen varsa ve benimle paylaşırsa çok memnun olurum.

İkinci adım ise "Türk halkını, Osmanlı hükümetine, padişaha, halifesine karşı ayaklandırmak ve örgütlemek"ti.

Anlatılanlardan soyutlayarak, cümleyi okuduğunuzda aklınıza ilk gelen ne olurdu? Ben kendiminkini söyleyeyim "Devlet Düşmanı".

Bu ikinci adımdan sonra, birinci adım sonucu sorduğumuz sorulara şöyle bir cevap üretebiliriz rahatlıkla, Mustafa Kemal yine filmlerde sıkça gördüğümüz dünyayı yönetme hevesinde bir adamdı ve bu uğurda her şeyi göze almıştı. İktidar hırsı bu genç adamın benliğini ele geçirmiş, devletin zayıflığından faydalanarak, emeline hizmet eden eylem planını hayata geçirmeye hazırlanıyordu. Bu koşullar altında iki kurumu yıkması gerekiyordu. Padişah ve Halife... Bu durumda din düşmanı değildi, tek amacı iktidarı ele geçirmekti. Ama aynı zamanda biraz da saf olmalıydı, çünkü tek bir insanın koca bir ulusu galeyana getirip de "Ben sizin atanızım, ben ne dersem o olur" demesi biraz uçuk bir düşünceydi. Ayrıca Osmanlı zaten yıkılıyordu, düşmanla iş birliği yapıp, düşene bir tekme de onun vurması zor bir durum değildi. Ne diye zor olanı seçmişti ki? Yaftayı koyalım..Mustafa Kemal kolay bir galibiyet istemiyordu, aynı zamanda bir Makedon olarak Anadolu halkının iyice ezilip, kendi iktidara geldiğinde kafasını kaldıracak güçte olmamasını istiyordu. Düşmanla iş birliği yapsaydı, o zaman iktidarı onlarla paylaşması gerekirdi, oysa o "Tek Adam" olma sevdasındaydı.

Ne diyorsunuz buraya kadar anlattıklarıma, olamaz mı? Bu da bir senaryo nihayetinde, İnandırıcılığı da yok değil, öyle değil mi? Ne güzel çözümlüyoruz hep beraber Mustafa'yı... Tarih ne yazarsa yazsın, s,z,n hangi pencereden baktığınız önemlidir. Ne anladığınız ve nereye varmak istediğiniz. En kanıta dayanan, tarihe mal olmuş olayları bile saptırmak çok kolaydır. Zaten yakın tarih dışında kalan en eski tarih hikayelerinin çoğu da senaryolaştırılmamıştır biraz da.. Sonuç olarak dünya tarihi yoruma dayalıdır. Aynı olayları farklı bakış açılarıyla hepimiz farklı algılar, farklı yorumlayabiliriz. Önemli olan varmak istediğimiz yere tarihsel kanıtlar bularak varmak mıdır? Kendi fikirlerimiz yokmuş gibi, artık hayatta olmayanların fikirlerine sarılarak mı amacımıza ulaşabiliriz sadece.. Onları karalamak da yüceltmek de çok kolay.. Zor olan kendi fikirlerini kendi başına savunabilmek ve ifade edebilmek değil midir? Bu başlı başına bir yazı olabilir sanırım, biz işimize bakalım...

Bakalım tarih bundan sonra tezlerimizi destekleyecek mi, çürütecek mi devam edip görelim..
Fasulye

3 yorum:

Sishyphos dedi ki...

Benim de çok kafamı kurcalayan bir şeyi yazmışsın. Hep sorarım kendime " tarih bize anlatıldığı gibi midir?" . Bunu bilmenin şu anda bir yolu yok. Ama hayal bu ya, bir zaman makinem olsa gidip de aslını öğrenmek , havasını koklamak, olayları birebir yaşamak istediğim dönemler var. İşin gerçeğini öğrenmenin tek yolu o zamanı ve olayları yaşayanlardan biri olabilmek çünkü. Bu dönemlerden biri Kurtuluş savaşı dönemi, diğerleri de din tarihine kafayı takmış biri olarak peygamberlerin dönemleri.

Susuz köye hamam dedi ki...

Başarılı olmuş tebrikler. Bakalım görelim :)

sibeltunay dedi ki...

Epeyce çıkan yazılarınızı okudum,duygu yüklüsünüz.Tahmin ediyorum yatağa başınızı koyunca benim gibi uykularınız kaçıyordur.Ülkemiz kimlerin elinde oyuncak oldu da bizler nerelerdeydik.Benim inancım hala var.Halkımız her şeyi görüyor ama,dillendiremiyor.Elbet bu maskaralıkların sonu gelecek,gelmelide.Bu gün oda tv de teğmen Mehmet Çelebi'nin savunmasını okudumda gerçekten biraz bana güç verdi.Daha Atam'ın çocukları bitmedi bitiremiyeceklerde.Sevgiler.