9 Şubat 2009 Pazartesi

GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (2)

ALEXANDER - İSKENDERİYE


Kahire ile başlayan yolculuğumuzun ikinci günündeki durağı İskenderiye olacaktı. Yaklaşık üç saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra varılacak olan İskenderiye, Kahire'ye göre daha Kuzey'de yani Akdeniz kıyısındaydı..

M.Ö. 332 yılında Büyük İskender tarafından kurulmuş ve adını kurucusundan almıştır. Eski çağlarda dünyanın yedi harikasından biri olan feneri ve zamanının en büyüğü kütüphanesiyle tanınan İskenderiye, bugün Mısır'ın turizm açısından önemli şehirlerden biri durumundadır.


Büyük İskender buraya geldiğinde, ne şehri yakıp yıkmış ne de yaşam düzenini bozmuştu, tam aksine kendide onlardan biri gibi davranarak, firavunluğa bile soyunmuştu. İskender'in amacı ele geçirdiği şehirleri yok etmek değil, hepsini tek bir elde toplamaktı. Burayı fethettikten sonra yoluna devam ederek başka topraklara doğru yola çıktı.


İskender, Pers İmparatorluğu'nu yıkarak Makedonya'dan Hindistan'a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuş, Eski Yunan uygarlığının Doğu'ya yayılmasında etkili olmuş ve efsanevi bir kahramana dönüşmüştür.

İÖ Kasım 332'de Mısır'a girdi ve halk tarafından kurtarıcı olarak karşılandı. Memphis'te (Memfis) kutsal Apis'e kurbanlar keserek firavunların geleneksel çifte tacını giydi. Kışı Mısır'da yönetimi düzenlemekle geçirdi. Mısırlı yöneticiler atamakla birlikte, orduyu Makedonyalıların komutasında tuttu. Günümüzde İskenderiye olarak anılan Aleksandreya kentini kurdurdu. Bazı kaynaklara göre Nil'in taşmasının nedenlerini araştırmak üzere bir keşif grubunu görevlendirdi. Siva'da ünlü bir kahinin, İskender'in Zeus'un oğlu olduğunu ilan etmesi ve Amon Tapınağında Tanrı Amon ile görüştüğü yolundaki söylentiler onun halkın gözündeki tanrısallığını bir kat daha arttırmıştı. Mısır'ın fethiyle Doğu Akdeniz'de kesin denetimi sağlayan İskender, M.Ö. 331 ilkbaharında Tiros'a döndü. Kaynak : vikipedi..


Rehberimiz daha ilk günden bizi uyarmıştı, "Rahatsız kıyafet, topuklu ayakkabı vb. istemiyorum otelden ayrılıp akşam döneceğiniz için, ilaç, hırka vb şeylerinizi yanınıza alın.." Ne kadar haklı olduğunu yol boyunca anlayacaktık.. İkinci günümüze yine sabahın erken bir saatinde başladık. 06:00'da... Günü İskenderiye'de tüketip akşam yemeği için yeniden otele dönecektik. Sabahın sekizinde mesaiye başlayan ben, sanırım bir daha erken kalkmaktan şikayet etmeyeceğim bu turun ardından.. Çünkü saat 06:00 tur boyunca uyandığımız en geç saatlerden biri olacaktı..
Herkes kendini yorgun zannederek kahvaltıya gelmişti.. Yorgunluk neymiş daha anlayacaktık oysa.. Ama değer bir yorgunluk, şikayet ettiğimi sanmayın.. Otel restoranında turist gruplarının her biri için ayrı bölümler ayrılmıştı. Bize ayrılan masalar dışında masalara yerleşmemiz yasaktı.. Böylece tura dahil olan kahvatı ve akşam yemeklerini takip ediyorlardı sanırım. Sadece tüm içeçekler ekstraydı çünkü onun dışında hemen hemen tam pansiyondu katıldığımız tur.
Otobüsteki yerlerimizi aldığımızda Kahire'de kaldığımız sürece bizimle beraber olacak Mısırlı rehberimizle tanıştık.. Merve... Yazılı kurallara göre siz ülkenizden yanınızda rehberle bile gelmiş olsanız, o ülkenin bir rehberinin de size eşlik etmesi mecburiymiş. Merve İskenderiye yolcuğumuz boyunca, kendi rehberimizle birlikte bize yardımcı olacaktı. Ayrıca yol boyunca adımızın hiyeroglif harflerle yazılı olduğu t-shirt ve kolyeler satarak hem yolculuk, hem de alışveriş yapmamızı sağlayacaktı...
Yolculuğumuz devam ederken pek çok bilboard gördük. Rehberimizi bu kadar bilboardı ancak Mısır'da görebileceğimizi söyledi.


Rehberimiz yol boyunca bize Mısır'ın yakın siyasi tarihi hakkında bilgiler vermeye devam etti. Bu arada yolda bir küçük hayvanat bahçesi ziyareti yaptık. Aslında burası bir hayvanat bahçesinden çok hayvanlarla renklendirilmiş bir konaklama alanıydı. Timsah, kaplumbağa, lama, domuz, aslan, köpek, hindi ve bir kaç çeşit hayvan daha ile beraber üstü açık olan restoranın her yerinde kurutulmuş hayvanlar vardı. Hatta bir köpekbalığı bile.. Türkiye'den alışık olduğumuz bir diğer görüntü ise kadınların restoranın bir yerinde hamur işleri yapıyor olmalarıydı..

Rehberimizi aslan yavrularını kucağımıza alıp resim çektirebileceğimizi söylediğinde önce hepimiz biraz şaşırdık. O kadar tatlı bir yavru geldi ki kimsenin korkusu kalmadı. Hepimiz onu kucaklayarak kameralara gülümsedik..

Ve Mısır'ın ikinci büyük şehri İskenderiye'ye varış..


Burası Mısır ve klasik Akdeniz şehirlerinin karışımı Kahire'den oldukça farklı bir şehirdi. Kahire'nin solgun yüzünün yanında İskenderiye'nin mavi ve yeşil silüeti içimizi açmıştı.. İskenderiye sokaklarından geçerken sol tarafımızda şehrin oldukça düzenli planlanmış ara sokak ve binaları, sağ tarafımızda ise dalgalarda sörf yapanlar vardı.

KAYET BAY KALESİ

Şehirdeki ilk durağımız eskiden İskenderiye Feneri'nin bulunduğu yere kurulmuş olan küçük bir ada üzerinde yer alan Memluklardan kalma Kayet Bay Kalesiydi.. Tur boyunca yapacağımız ilk biletli ziyaretimizdi bu. Hepimiz rehberin etrafında toplandık ve Mısırlı rehberimizin bize dağıttığı biletleri elimize alarak sırayla kapıdan girdik.. Ben kendi fotoğraf makinamdaki ilk iki günü maalesef sildiğimden bu bölüme ait fotoğrafları arkadaşlarımdan ve internetten topladım :(


Ama şunu anladım ki herkes hep aynı noktalardan fotoğraf almış. Örneğin bu soldaki fotoğrafın çekildiği noktadan, yani kaleye ilk giriş noktasından ben de bir resim çekmiştim.

Bu kalenin üzerinde bulunduğu adaya Pharos adası deniyor, yani eskiden İskenderiye Feneri'nin bulunduğu nokta burası. Aslında karadan ulaştığımız bu ada eskiden gerçek bir adayken, daha sonra bir ara yol vasıtasıyla İskenderiye kıyısına birleştirilmiş.

Önce dünyanın yedi harikasından biri sayılan İskenderiye Feneri'nin tarihçesine kısa bir göz atalım, sonra yeniden kaleye döneceğiz..

"İSKENDERİYE FENERİ

Yapımına M.Ö. 3 yüzyılda Kral I. Ptoleme zamanında başlanan ve oğlu II. Ptoleme zamanında bitirilen (M.Ö. 297 ile M.Ö. 280 arası) İskenderiye Feneri, bütün limanı aydınlatması amacıyla, liman girişindeki Pharos Adası üzerine kurulmuştu.

Bugün kullandığımız "fener", "far" kelimeleri bu adanın isminden geliyor. Knidoslu ünlü mimar Sostratos tarafından inşa edilen üç katlı fener kulesinin yüksekliği, bir iddiaya göre 120, bir başka iddiaya göre ise 140 metreydi. Diktörtgen tabanını çevreleyen terasın uzunluğu da 340 metreyi buluyordu. Tabanın genişliği 30, uzunluğu ise 61 metreydi. Bugün, birinci katın yüksekliğinin 71 metre olduğu tahmin ediliyor.Kulenin ikinci katını oluşturan merkez gövde ise sekizgen biçimindeydi ve 34 metre yüksekliğe sahipti Asıl fener görevini gören üçüncü kat ise bir silindiri andırıyordu. Bu bölümü koni biçiminde bir çatı örtüyordu ve bunun üzerinde de bir Zeus heykeli bulunuyordu Firavunlar ülkesindeki dev bir eserin tepesindeki Zeus heykelinin anlamı ise şuydu: Mısır'da o dönemde hüküm süren Ptolemeler aslında bir Makedonya hanedanıydı. Mısır'ı ele geçirdikten sonra, gerçek birer firavun gibi davranmalarına karşılık, dini inançlarını korumuşlardı.Fenerin içinde ta tepeye kadar çıkan taş bir merdiven bulunuyordu. Bu merdiven öylesine genişti ki, odun yüklü iki yük hayvanı rahatlıkla çıkabiliyordu. Fenerin ateşi, bu hayvanlarla taşınan reçineli odunlarla besleniyordu. Bir başka varsayıma göre de, Mısırlılar'ın o dönemde petrolü bildikleri ve kullandıkları sanılıyor... Üstelik bu petrolü yukarı kadar taşımayıp, hidrolik pompalarla aşağıdan yukarıya pompaladıkları ileri sürülüyor.Fenerin ateşinin ışığı, çeşitli aynalarla artırılıyordu. Eski tarihçiler bu ışığın 30 mil uzaklıktan rahatlıkla görüldüğünü yazmışlardı. Öte yandan, fenerin kendisi de beyaza boyalı olduğu için hayli uzaktan seçilebiliyordu.Ancak, o dönemde fenerin sadece gemileri kayalıklardan uzak tutmak için inşa edildiğini söylemek çok zor... Fener, aynı zamanda bir savunma görevi görüyordu; limanın girişini savunan bir kale gibiydi. Savaş sırasında Mısırlılar, fenerdeki asker ve mancınık sayısını artırırlardı. Yapı öylesine güçlü bir stratejik konumdaydı ki, görevlilerinin izni olmadan hiçbir geminin limana girmesi mümkün değildi.1000 yıl kadar kullanıldığı sanılan bu gökdeleni daha sonra depremler sallamaya başlıyor. M.S. 700 yılındaki deprem, yapının fener bölümünü yıkıyor. Ardından M.S. 1100 yılında tüm Kuzey Afrika'yı yerle bir eden büyük bir deprem felaketi daha geliyor ve bu kez de fenerin sekizgen gövde bölümü sulara gömülüyor.Son olarak M.S. 14. yüzyılda bakımsızlıktan temel bölümü yıkılıp gidiyor. 15. yüzyılda Mısır'da hüküm süren Memluklar, fenerin bulunduğu yere bir kale ve cami inşa ediyorlar. Dörtgen bir sütun biçimindeki minaresiyle Arap ülkelerinde görülen cami tiplerinden ayrılan bu yapı, bugün Müslüman Afrika ülkelerindeki camilere örnek oluşuyla hatırlanıyor.
."

Dönelim yeniden kaleye, daha öncede söylediğimiz gibi Memluklular zamanında kurulan kale şehri denizden gelen saldırılara karşı korumak amacıyla yapılmıştı, bu nedenle ilk fotoğraftan da görebileceğiniz gibi pencereleri dışarıdan uzun ve dar içeriden bakıldığında ise tüm çevreyi görebilecek açıda tasarlanmıştı. Böylece bu yarıklardan dışarıyı gözlemleyen bir askerin vurulma olasılığı oldukça düşük olmasına karşılık, onun gelebilecek bir saldırıyı görmesi çok daha kolaydı.
1480’lerde Sultan Kayıtbay tarafından yaptırılan kalenin içinde İskenderiye’nin en eski camisi ve bir Deniz Müzesi mevcut. Kalenin kulelerine çıkıp deniz ve İskenderiye manzarası seyrederek yorgunluk atabilirsiniz.
Zaman içinde zarar görerek yıkılan kalenin restorasyonuna 1984 yılında başlanmış 2002 yılında hizmete açılmış. Bazı bölümlerinde (az da olsa) yıkılan İskenderiye Feneri'nin orjinal taşları da kullanılmış. Acaba Kaleyi inşa edeceklerine İskenderiye Feneri ni mi yeniden inşaa etselerdi diye düşünmeden edemiyor insan.. Tamam Kale'de oldukça güzel bir yapı ama, feneri de sembolik olsa da görmek istiyor insan.
Bu fotoğraf da Kale'nin içindeki camii nin tavanı görülüyor. Yanlardaki pencereler her katın koridorlarına açılıyor ve haberleşmek için kullanılıyor. Camii nin orta kısmında dört yönü, dört meleği daha doğrusu kutsal dördü simgeleyen dört ayrı odacık şeklinde açık bölüm var. Yerler osmanlı mimarisinde sıkça rastladığımız geometrik desenlerle süslenmiş mozaikler yer alıyor. Müslümanlık'da insan figürü kullanılmadığından duygu bu şekilde ifade ediliyor.

İskenderiye aslında derin bir tarihi zenginliğe sahip olmasına rağmen ne kütüphanesi ne de feneri elinde kalmış bir şehirdi. Oralara gidip de, görmediğimiz şaheserleri hayal etmek garip geldi bana biraz.
Aslına bakarsanız Müslümanlar tarafından yakılan kütüphanenin yerinde şimdi oldukça modern bir İskenderiye Kütüphanesi var.. Bir sonraki yazıda size o kütüphaneden ve Kral Faruk'un şimdi otel ve restoran olarak kullanılan Montaza sarayından bahsedeceğim.
Sevgiler
Fasulye

2 yorum:

yusufunalemi dedi ki...

okudum yine güzel bir anlatım.
üçüncü faslı da heyecanla bekliyorum :)

sanem dedi ki...

Çok güzel anlatmışsın Fasülyecim üzülme fotoğraf makinesinde resimler silindi diye bi daha gittiğinde çekersin inşallah yani bi seferde keşfedilecek bir yer değil ben de merak ediyorum bir gün kısmet olur umarım baya bilgilendik sayende.