31 Mart 2009 Salı
İLAHİ ÇOK ŞAKACISIN TÜRKİYE!
Hazır tarihlerden bahsetmişken, Arif Takvimi modum geldi benimde.. Hani tarih kitabı gibi olur bazen arka sayfaları, her gün öğrenirsiniz tarihte bugünü..
Şimdi iki bini dokuz geçtik ya, bindokuzyüzleri dokuz geçtiğimizde bu günlerde olanlar geldi aklıma benimde birden.. Kısaca hatırlayalım bakalım o günleri tanıdık gelecek mi?
Tanzimat döneminin sonlarına doğru, bazı Osmanlı aydınları (Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa, Hüseyin Avni Paşa) Genç Osmanlılar adıyla bir cemiyet kurdular. Bunlar; Osmanlı ülkesinde yaşayan herkesin, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin eşit tutulması halinde azınlıkların ayrılmaktan ve devlet kurmaktan vazgeçeceklerini savunuyorlardı. Bu düşüncelerinin uygulanabilmesi için de; Meşrutiyet'in ilan edilmesi, temel hak ve özgürlüklerin bir anayasa ile korunması gerektiğine inanıyorlardı. Bu nedenle II. Abdülahamit'e baskı yapıp 1876 yılında Meşrutiyet'in ilanını sağladılar.
31 Mart Olayı'nın Çıkmasında Etkili Olan Olaylar nelerdi?
1. İttihat ve Terakki Partisi'nin iktidarı yeterince ele geçirememesi
2. Ahrar Partisi'nin meşrutiyet karşıtı çalışmaları
3. Volkan Gazetesi ve İttihad-ı Muhammedi derneğinin meşrutiyet karşıtı çalışmaları
4. Halkın meşrutiyete ve gayrimüslimlerle olan eşitliğe sıcak bakmamaları
5. Ordudan atılan Meşrutiyet karşıtı subayların kışkırtması
6. Bulgaristan'ın 5 Ekim 1908'de bağımsızlığını ilan etmesi
7. 6 Ekim 1908'de Avusturya'nın, Bosna-Hersek'i işgali
31 Mart Olayı Nasıl Oldu?
Volkan Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi 6 Nisan 1909'da öldürüldü.,
Cenazesi meşrutiyet karşıtı gösteriye dönüştü.
Gösteri giderek isyana dönüştü.
İsyan Selanik'te duyulunca, Hareket Ordusu adındaki birlik İstanbul'a hareket etti.
Hareket Ordusu'nun kurmay başkanı Mustafa Kemal'di.
İsyan 24 Nisan 1909'da bastırıldı.
31 Mart Olayı'nın Sonuçları
1. II. Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine V. Mehmet Reşat geçti.,
2. Padişah'ın yetkileri kısıtlandı, meclisin yetkileri artırıldı.,
3. Mustafa Kemal ilk kez bir siyasi olaya karışmış oldu.
Meşrutiyet diyo canım, Cumhuriyet değil, yok bi alakası, öyle tarihten çağrıştırınca bende bir benzerlik yakalarız diye düşündüm ama tutmadı galiba. Baksanıza halk meşrutiyete ve gayrimüslümlere sıcak bakmıyormuş o dönemde.. Oysa şimdi öyle mi, "Cumhuriyete ve Atatürkçülere" sıcak bakmıyor şimdi halkımız alakası yok. Ahrar partisi diyo hem günümüzde var mı böyle bir parti, yok ki..
Neyse hatırlamış olduk en azından, bir yıl dönümü neticede.. Biz dönelim 1 Nisan konusuna yine.. Ha bu Türk adeti değil bize ne diyenler olursa diye söyleyeyim, 1979'da balıkçıların Türkiye'de 1 Nisan gününü "Balık Bayramı" ilan ettiğini biliyor muydunuz? O yıl Kumkapı`da 2 saat içinde Balık Bayramı nedeniyle halka 1,5 ton balık dağıtılmış. Şimdi kıyı şeridinde fosforun etkisiyle oylarını atan vatandaşlar onların torunları...
Bu yıl "Sazan Bayramı" olarak kutlanmasını öneriyorum bende.. Belki bi faydası olur..
İlahi çok şakacısın Türkiye!
Happy 1 Nisan herkese !
fasulye
Not : 31 Mart Olayı, rumi takvimle 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) çıktığı için bu adla anılmıştır, bir yanlış anlaşılma olmasın..
27 Mart 2009 Cuma
27 MART DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!

“27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ” ndeÜCRETSİZ TEMSİLLER
28 Değişik sahnede 31 değişik oyun!..
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, bu yıl 47.si kutlanacak olan Dünya Tiyatro Günü nedeniyle 27 Mart 2009 Cuma günü temsil edilecek 31 değişik oyunu ücretsiz olarak sahneleyecek.
Sanatseverler, ücretsiz biletlerini Devlet Tiyatroları gişelerinden ya da ilgili Müdürlüklerden temin edebilecek.
Devlet Tiyatroları’nın 12 bölgedeki 25 sahnesinde, sürekli turne sahneleri Gaziantep ve Malatya ile Muğla turnesinde ücretsiz temsil edeceği oyunların programı ise şöyle:
Ankara Devlet Tiyatrosu Büyük Tiyatro’da: Turan Oflazoğlu’nun yazdığı, Şakir Gürzumar’ın yönettiği, “GENÇ OSMAN”; Küçük Tiyatro’da: W.Shakespeare’nin yazdığı, Emel Bala Gürel’in uyarladığı, Cahit Çağıran’ın yönettiği çocuk oyunu “BİR YAZ MASALI” ve aynı sahnede Ahmet Kutsi Tecer’in yazdığı, Leyla Tecer’in yönettiği “KÖŞEBAŞI”; Şinasi Sahnesi’nde: Ulviye Karaca’nın yazıp - yönettiği “KELOĞLAN-KELEŞOĞLAN” ve Beth Henley’in yazdığı, Aclan Büyüktürkoğlu’nun çevirip-yönettiği “SUÇLU YÜREKLER”; Akün Sahnesi’nde: Suat Derviş’in yazdığı, Gülriz Sururi’nin oyunlaştırıp yönettiği müzikal oyun “FOSFORLU CEVRİYE”; Altındağ Tiyatrosu’nda: Hasan Erkek’in yazdığı, Vacide Öksüzcü’nün yönettiği “EŞİK”; Stüdyo Sahne’de: Nikolay Vasiliyeviç Gogol’un yazdığı, Sylvie Luneau – Roger Coggio’nun uyarladığı, Coşkun Tunçtan’ın çevirdiği, Cem Emüler’in proje tasarımını ve yönetmenliğini yaptığı “BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ”; Oda Tiyatrosu’nda: Patrick Süskind’in yazdığı, Hale Kuntay’ın çevirdiği, Metin Belgin’in yönettiği “KONTRABAS”; Çayyolu Cüneyt Gökçer Sahnesi’nde: Ulviye Karaca’nın yazıp yönettiği kukla tiyatrosu “KÜÇÜK BİR MUCİZE” ve Bertolt Brecht’in yazdığı, Ahmet Cemal’in çevirdiği, Erhan Gökgücü’nün yönettiği “GALİLEi’NiN YAŞAMI”;
İstanbul Devlet Tiyatrosu Şişli Cevahir Sahnesi’nde: Civan Canova’ nın yazdığı, Turgay Kantürk’ ün yönettiği “FUL YAPRAKLARI”; Şişli Cevahir Genç Kuşak Sahnesi’nde: Selma Lagerlöf’ün yazdığı, Nurgök Özkale’nin çevirdiği, Göran Tunström’ün uyarladığı, Özer Tunca’nın yönettiği “DEĞİŞTİRİLMİŞ ÇOCUK”; Harbiye Kenter Tiyatrosu’nda: Toby Wilsher’in yazdığı ve yönettiği, Selen Korad Birkiye’nin çevirdiği “KRAL DAİRESİ”; Beykoz Feridun Karakaya Sahnesi’nde: Aziz Nesin’in yazdığı, Yücel Erten’in uyarlayıp - yönettiği “NE DERSİN AZİZİM ?”;
İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi’nde: Simon Williams’ın yazdığı, Filiz Ofluoğlu’nun çevirdiği, Ali Hürol’un yönettiği “TEYZESİ”; Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi’nde: Bilgesu Erenus’un yazdığı, Gürol Tonbul’un yönettiği “MİSAFİR”; Narlıdere Kültür Merkezi Sahnesi’nde: Orhan Asena’nın yazdığı, M. Doğan Yağcı’nın yönettiği “SİMAVNALI ŞEYH BEDRETTİN”; Muğla Turnesinde ise G. G. Del Tore’nin yazdığı, Hale Kuntay’ın çevirdiği, Laçin Ceylan’ın yönettiği “DELİL YETERSİZLİĞİ”;
Bursa Devlet Tiyatrosu AVP Sahnesi’nde: Turgut Özakman’ın yazdığı, Tayfun Orhon’un yönettiği “DELİ BAYRAMI”; Oda Tiyatrosu’nda: H. Can Utku’nun yazdığı, Mustafa Şekercioğlu’nun yönettiği “ADVİYE”;
Adana Devlet Tiyatrosu Hacı Ömer Kültür Merkezi Sahnesi’nde: “11. Devlet Tiyatroları-Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali” kapsamında ‘festival oyunu’;
Trabzon Devlet Tiyatrosu Atapark Haluk Ongan Sahnesi’nde: Oktay Arayıcı’nın yazdığı, Ege Aydan’ın yönettiği “RUMUZ GONCAGÜL”;
Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Orhan Asena Sahnesi’nde: Cem İdiz’in besteleyip - düzenlediği, İskender Altın’ın yönettiği müzikli gösteri “SAHNEMİZDEN GEÇEN ŞARKILAR”;
Antalya Devlet Tiyatrosu Haşim İş K.M.K Salonu’nda: Eli Saghi’nin yazdığı, Hale Kuntay’ın çevirdiği, Ali Meriç’in yönettiği “BENİM DOKTOR OĞLUM”;
Erzurum Devlet Tiyatrosu DT Sahnesi’nde: Corlo Goldoni’nin yazdığı, Rekin Teksoy’un çevirdiği, Hakan Yavaş’ın yönettiği “İKİ EFENDİNİN UŞAĞI”;
Konya Devlet Tiyatrosu DT Sahnesi’nde: Turgut Özakman’ın yazdığı, Murat Atak’ın yönettiği “RESİMLİ OSMANLI TARİHİ”;
Sivas Devlet Tiyatrosu Atatürk Kültür Merkezi Sahnesi’nde: Ali Bey’in yazdığı, T.Yılmaz Öğüt’ün Türkçeye uyarladığı, Abdullah Ceran’ın yönettiği “KOKONA YATIYOR/GEVEZE BERBER”;
Van Devlet Tiyatrosu Kültür Merkezi Sahnesi’nde: Özen Yula’nın yazdığı, Tolga Evren’in yönettiği “GAYRİ RESMİ HÜRREM”;
Gaziantep Devlet Tiyatrosu Onat Kutlar Sahnesi’nde Ulviye Karaca’nın yazıp yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı “KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ”;
Malatya Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde: Füruzan’ın yazdığı, Edip Tümerkan’ın yönettiği Diyarbakır Devlet Tiyatrosu yapımı “KIŞ GELMEDEN” sanatseverlerce izlenebilecek.
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü
Basın Yayın Halkla İlişkiler Birimi
Tel.0312 309 39 20 – 0312 311 95 19
Faks: 0312 311 95 19
DÜNYA TİYATRO GÜNÜ NEDİR?
Dünya Tiyatro Günü 1961’de Uluslararası Tiyatrolar Birliği (International Theatre Institute) tarafından yaratıldı. Her yıl 27 Mart günü ITI merkezleri ve dünya çapında tiyatro grupları tarafından kutlanmaktadır. Pek çok ulusal ve uluslararası etkinlik kutlamalarda yer almaktadır. En önemli etkinliklerden biri, dünya çapında başarı kazanmış bir tiyatro oyuncusu, yönetmeni veya yazarın yazdığı evrensel bildirgedir. İlk bildirge 1962’de Jean Cocteau (Fransa) tarafından yazılmıştır.
Dönemin ITI başkanı olan Arvi Kivimaa tarafından önce Helsinki, sonra da Viyana’da yapılan 9. ITI Konferansında ortaya atılan ‘tiyatrolar günü’ fikri, İskandinav ülkelerinden gelen desteğin de etkisiyle hayata geçirildi. Kabul edilişinden sonra her yıl, Paris’te 1962 tarihli Uluslar Tiyatrosu’nun (Theatre of Nations) da açılış günü olan 27 Mart günü, ITI’nin şu an sayısı 100’ü bulan dünya çapındaki merkezlerinde çeşitli etkinliklerle kutlanmaya başlandı.
UNESCO tarafından kurulan ITI’nin “sahne sanatları bağlamında, dünya çapında bilgi ve uygulama alışverişini arttırmak, gelişim sürecinde sanatsal yaratıcılığın ve üretimin gerekliliği konusunda toplumsal bilinci uyandırmak, insanlar arasındaki barış ve dostluğun sağlanması ve artmasını gerçekleştirmek adına karşılıklı anlayışı geliştirmek, UNESCO’nun hedeflerine ulaşmasına katkıda bulunmak” gibi hedefleri, Dünya Tiyatro Günü’nde bir kez daha hatırlatılmaktadır. Her yıl tiyatro ve tiyatroyla ortak çalışan diğer sanat disiplinlerinden gelen üstün başarılı bir sanatçı bu gün için bir konuşma yapmaya davet edilmektedir. Uluslararası Bildirge olarak görülen bu konuşmanın metni 20’den fazla dile çevrilmekte, pek çok gazetede yayınlanmakta ve dünya üzerindeki pek çok tiyatro grubunun oyunundan önce okunmaktadır. Pek çok televizyon ve radyo kanalı bu bildirgeyi beş kıtanın her köşesindeki dinleyicilere ulaştırmaktadır.
Dünya Tiyatro Günü tiyatro dünyasındaki insanlar için sahne sanatlarının insanları bir araya getirici gücünü kutlamak, seyirciyle daha iyi bir iletişim kurmak ve insanlar arasındaki anlayış ve barışı arttırmak için bir fırsat olarak görülmektedir. Dünya Tiyatro Günü’nde yapılan etkinlikler, uluslararası işlevlerinin yanı sıra ulusal ve bölgesel tiyatro gruplarının bir araya gelmesinde de rol oynamaktadır.
Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirgesi
Jean Cocteau ilk bildirgenin yazarıdır. 1993’te Venezüella ITI Merkezi 1962’den 1993’e kadar yayınlanan tüm bildirgeleri biri özgün dillerinde, diğeri İspanyolca olmak üzere iki antoloji halinde yayımlamıştır.Uluslararası Bildirge’nin yanı sıra, ITI dünyanın hemen her yerinde büyük gösteriler ve festivaller düzenlemektedir. Bu etkinliklerin tamamı ITI Resmi Sitesi'nde görülebilir.
Kaynak : Vikipedi
22 Mart 2009 Pazar
BULUTLARLA YARIŞAN KADIN

Ne ilginçtir ki Sabiha Hanım doğumgünü olan 22 Mart'da hayata veda etmiştir ve ne şanslıdır ki yüce önder tarafından evlat edinilmiş ve 1934'de soyadı kanunun çıkmasıyla "Gökçen" soyadını almıştır. O yıllarda havacılık ile olan ilgisi başlamış olsaydı belki de çok daha farklı bir soyadı olabilirdi.
Sabiha GÖKÇEN “GÖKÇEN ‘liği şöyle anlatıyor.. “Benim soyadımın mesleğimle hiçbir ilgisi yoktur olamaz da. Çünkü ben havacılığa 1935 yılında girdim. Oysa Büyük Atatürk bu soyadını bana bir yıl önce verdi. Soyadı kanunu, Ata’nın önem verdiği devrimlerdendi. Bu bakımdan 1934 yılında Atatürk’ün sohbetli sofralarda baş konu “soyadı” idi. İşte hiç unutmam, 19 Aralık 1934 akşamıydı. Sıra bana gelmişti. Atatürk “Sabiha’ya bir soyadı bulmamız gerektiğini “ söyledi. Bir süre düşündükten sonra “GÖKÇEN olsun” dedi. Oradaki bir kağıdın üstüne de yazdı. Yazı aynen şöyleydi
“Sabiha GÖKÇEN
S. GÖKÇEN’dir
K.ATATÜRK
19.12.1934"
2001 yılında Ankara Ziya Gökalp Caddesinde zilinde Teyyareci Sabiha Gökçen yazan bu güzel insanı kendi doğum gününde kaybettik..
Değerli Halit Kıvanç'ın, kendisi ile yaptığı söyleşisini Yapı Kredi Yayınlarından çıkan "Bulutlarla Yarışan Kadın"ı okuyarak onun hakkında daha detaylı bilgi edinebileceğinizi umuyorum..
Fasulye
21 Mart 2009 Cumartesi
DOSTLAR BENİ HATIRLASIN

Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur, bayram gelir,
Dostlar beni hatırlasın.
Can bedenden ayrılacak,
Tütmez baca, yanmaz ocak,
Selam olsun kucak kucak,
Dostlar beni hatırlasın.
Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş, kim gülecek
Murat yalan, ölüm gerçek,
Dostlar beni hatırlasın.
Gün ikindi akşam olur,
Gör ki başa neler gelir,
Veysel gider, adı kalır
Dostlar beni hatırlasın
Değerli ozanımız Aşık Veysel'i sevgi ve rahmetle anıyoruz..
Fasulye
17 Mart 2009 Salı
GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (11)

Kom Ombo -tanrıların şehri- manasına gelmekte ve antik cağlardaki adı Ombos olarak bilinmektedir. Bulundugu yer itibari ile Nübye ve altin madenleri güzergahinda bulunduğundan tarih boyunca önemli bir nokta olarak kabul edilmiş. Ayrıca tapınağın biri iyilik biri kötülük olmak üzere iki kapısı var, bu iki kapılı olan tek tapınaktır.
Kom Ombo Tapınağı, güney Mısır'ın Kom Ombo kasabasında, Nil ırmağı kıyısında bulunan bir Eski Mısır tapınağıdır. M.Ö. 2. yüzyılda Ptolemaios Hanedanı döneminde yapılmıştır. Tapınağın bir yanı timsah tanrı Sobek'e, öbür yanı ise şahin tanrı Haroeris'e adanmıştır. Haroeris aynı zamanda Büyük Horus olarak da bilinir. Tapınağın mimari yapısı alışılagelmişin dışındadır, çünkü tapınaktaki her şey ana eksen boyunca simetrik olarak düzenlenmiştir.
Tapınak geçen yüzyıllar boyunca özellikle Nil ırmağının taşmaları ve depremler sonucu tahribata uğramıştır. Ayrıca daha sonraki başka inşaatlarda kullanılmak üzere bu tapınağın taşlarından yararlanılmıştır. Tapınağın içindeki kabartmalardan bir bölümü burayı daha sonra kilise olarak kullanan Kıptiler tarafından silinmiştir.



Daha önce de bahsettiğim gibi tapınak sağlık merkezi olarak kullanılıyormuş, duvar rölyeflerine baktığınızda bunu daha net anlamak mümkün. Yan taraftaki rölyef üzerinde sağ tarafta gördüğünüz kadın bir çocuk doğuruyor örneğin, bu ve devam eden rölyeflerde doğum anı ve emzirme betimlenerek, hamile kadınların ve yeni doğan bakının nasıl yapılacağı anlatılmış. Yanlız anlamadığım şey acaba eski Mısırda kadınlar oturarak mı doğum yapıyorlardı yoksa ancak böyle mi betimlenebiliyordu.


Kom Ombo tapınağının ardından yeniden gemimize dönüyoruz ve artık akşam yemeğimizi yiyip dinleneceğiz.. Gemi bizim binişimizle birlite Asuan'a doğru hareket edecek ve akşam saatlerinde Asuan'a varmış olacağız..
Orada görüşmek üzere..
Fasulye
GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (10)
Edfu Horus Tapınağı
Edfu, güney Mısır'da Nil ırmağı kıyısında bir kenttir. Nil'in batı kıyısında Esna ve Asvan kentleri arasında yer almaktadır. Nüfusu yaklaşık 60.000 kadardır. Edfu'nun önemi dünyaca ünlü Edfu Horus Tapınağı'nı bünyesinde barındırmasıdır. Mısır'daki antik döneme ait tapınaklar içinde en iyi korunanı Edfu tapınağıdır. Tapınağın 50 m kadar batısında Tell Edfu olarak adlandırılan antik bir yerleşim yeri kalıntısı bulunur. Ayrıca kentin 5 km kadar kuzeyinde yedi küçük basamaklı piramit kalıntısı bulunmaktadır.

"Horus : Horus gök tanrısıdır. isis ile osirisin oğludur. Horus, Mısır mitolojisinde şahin başlı tanrı, Firavunların bazı tasvirlerinde onları İsis"in kucağında görülebilir. Bu da firavunların dünya üzerindeki Horus olduğuna inanılmasındandır. Firavunlar kendilerini Horus"un yeryüzündeki cisimleşmiş halleri olarak gördükleri için Mısır"ın en önemli tanrılarından biridir. Firavunlar, Horus"un ismini kendi isimlerinden biri olarak alırlardı. Aynı zamanda Firavunlar Ra"nın takipçisiydiler, bu yüzden Horus aynı zamanda güneş ile de ilişkilendirilirdi. Güneş tanrısı olarak gösterimesi yanında Osiris"in oğluydu.
Kaynak ve detaylı bilgi için bkz. http://fatihozcan.com/21_icerik-gordugumuz-her-dusbatidan-doguya-bir-yolculuktur-.aspx"
Mısır'da ölülerin öte aleme geçişleri bir kayıkla betimlenirdi, karanlık sulardan geçip, ölünün sorgulanacağı Maat- Hakikat salonuna gidiş bu kayık aracılığı ile olmaktaydı. Sorgulanma bittikten sonra ise yine dümeninde Horus'un olduğu bu kayık ile yolculuk edilirdi.

Tapınak çok kalabalık olduğundan kapalı alanlarında uzun uzadıya kalıp da rölyefleri incelemek pek mümkün olamıyor, bu nedenle daha çok dış avlulardaki rölyefleri inceleme fırsatı bulabiliyoruz.
Edfu tapınağından sonra yeniden gemimize döneceğiz ve bir süre yol aldıktan sonra Kom Ombo Tapınağını gezeceğiz..


Yüzen oteller dışında bir çeşit yelkenli tekne olan felukalara da rastlamak mümkün.. Turun ilerleyen günlerinde Nil'de gezme fırsatı bulacağımız bu tekneler rüzgarla hareket ediyorlar ve gerçekten çok güzel bir manzara oluşturuyorlar..
Kom Ombo'ya varıncaya kadar bu güzelliğin tadını çıkarmaya çalışıyoruz. Gemi ile yolculuk etmek gerçekten çok keyif verici, keşke turun başından sonuna dek nehir üzerinde ilerleyebilme şansımız olsaydı diye düşünüyor insan.. Ama Mısır'ın en güneyine indikten sonra yeniden uçakla Kahire'ye dönecek ve kaldığımız otelde bir gece daha konaklayacağız. Aslında bu şekilde Mısır'ı İskenderiye'den Sudan sınırına dek boydan boya dolaşmış olacağız, ama yine de uğrayamadığımız pek çok yer bizi bekliyor olacak.. Onlara da inşallah bir daha ki sefere diyoruz.. Çünkü bir hafta da ancak bu kadarı gezilebiliyor.
Gemimiz yavaş yavaş Kom Ombo'ya yanaşmaya başladı. Kom Ombo tapınağı diğerlerinden biraz daha farklı bir tapınak bunu tapınağın içinde gezerken daha iyi anlayacaksınız. Burası diğer tapınaklarıda olduğu gibi ibadet ve cenaze işlemleri dışında sağlık merkezi olarak da kullanılmış bir tapınak.
Fasulye
GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (9)

Sonunda motorun sesi duyuluyor ve gemi yavaşça sağa doğru hareket ederek diğer gemilerden ve limandan uzaklaşmaya başlıyor. Öğlen güneşi içimizi ısıtırken bu aynı zamanda hepimiz için bir dinlenme fırsatı.. Tur boyunca en sakin saatlerimizi geçireceğiz.. Ya da biz öyle hayal ediyoruz..
Bir süre yol aldıktan sonra varacağımız yer Esna. Esna'da diğer yerlerden farklı olarak bir tapınak ya da tarihi kalıntı yerine Nil'in havuz basamaklarından birini göreceğiz. Dünyanın en uzun nehri olan Nil üzerinde belirli bölgelerde gemileri yükselten ve alçaltan havuz basamakları yapılmış. Aslına bakarsanız Esna'nın yegane özelliği bu basamak havuzlarından birine sahip olması değil. Orada da bir tapınak yer alıyor, ama ne yazık ki Esna Tapınağı tur programımıza dahil değil. Sanıyorum bu tur boyunca Mısır'da gördüğümüz ve göreceğimiz yerler sadece en popüler olanları, onların dışında Mısır'da görülecek daha bir çok yer var.

Elbiseler naylon torbalarda olmasına rağmen her an suya düşebilirler diye hepimiz panik halinde fırlatılan elbiseleri yakalamaya çalışıyoruz güverteden sarkarak. Oysa onlar bizden çok daha tecrübeliler, neredeyse hiç birini suya düşürmeden güverteye denk getirmeyi başarıyorlar ve bağırıyorlar "Ne kadar vereceksin...". Bu gece gemide Mısır yerel kıyafetleri giyeceğimiz bir eğlence var ve hepimizi birer kıyafet edinmek istiyoruz aslında, ama geminin içinde yer alan küçük çarşıda daha ucuza sanki diye düşünüyoruz bu kıyafetler. O nedenle aslında hiç birimiz alıcı değiliz.. Ama elimizde torbalar, aşağı doğru sarkarak adamlara laf yetiştiriyoruz. Biraz sonra Esna Asansör Havuzuna gireceğiz ve kayıklar gemiden ayrılacak.. Peki ama biz bu elimizdeki torbaları adamlara geri nasıl atacağız? Onlar kadar attığını vuran da değiliz üstelik. Adamlar biz alalım diye aşağıdan bağırıp durmaya devam ederken, biz torbaları onlarca kayıktan birine denk getirerek iade etme telaşındayız. Hepimiz bağırıyoruz.. Aslında çok çılgın bir görüntümüz var. Doğal olarak bir kısım elbiseyi suya atıyoruz, ama onlar büyük bir ustalıkla düşürdüklerimizi hemen topluyorlar. Ama hangi elbise hangi kayıkdan gönderilmiştiyi biz bile bilmiyorken acaba onlar bu geri atılan elbiseleri sonra aralarında nasıl paylaşıyorlar bilmiyorum. Ayrıca biz bu elbiseleri geri atmadan da Esna Havuz Asansörüne geçebiliriz o zaman ne yapıyorlar? Sanırım turistlerin güvenilirliğine inanmak zorundalar ya da bu riski göze alıyorlar. Ama Mısır'da yaşanması gereken en eğlenceli dakikaları geçiriyoruz biz sayelerinde.
Esna (Arapça: إسنا, Eski Mısırca: Iunyt ya da Ta-senet, Eski Yunanca: Latopolis), güney Mısır'da Nil ırmağı kıyısında bir kenttir. Nil'in batı kıyısında Luksor ve Edfu kentleri arasında yer almaktadır. Luksor'un 55 km kadar güneyindedir. Mısır'ın Kena ilinin önemli şehirlerinden biridir. Nüfusu yaklaşık 69,000 kadardır. Esna kentinin önemi Eski Mısır tanrısı Khnum'a adanan dünyaca ünlü Esna tapınağını bünyesinde barındırmasıdır.


Akşam yemeğinin ardından güvertenin hemen alt katındaki eğlence salonuna doluşuyoruz. Bizim grup haricindeki diğer turist grupları ful kostümlüler ve bizden önce gelip fotoğraf çektirmeye başlamışlar bile. Bizde nedense kadınlar kostüm giyme konusunda daha hevesliyken, Türk erkeklerinin tamamı rehberimiz hariç günlük giysileri ile eğlenceye katılmayı uygun görmüşler.. Ne de olsa entari giymek Türk erkeğini bozar..
Gece gruplar halinde düzenlenen yarışmalarla başlıyor ve her grup kendi yarışmacısını desteklemek için bayağı çaba sarfediyor. Bir kısmı klasik otel animasyonu yarışmalarını çağrıştırsa da, Mısıra özgü bir yarışma ile heyecan doruğa çıkıyor. Sahneden yer alan yarışmacı grupları ikişerli olarak bekliyorlar ve kendilerine iki top tuvalet kağıdı veriliyor. Amaç diğerlerinden önce bu tuvalet kağıtları ile diğer arkadaşı mumyalamak.. Ama ne yazık ki tuvalet kağıtları mumya bezleri kadar sağlam değiller ve sürekli kopuyorlar.. Yapılan yarışmaların ufak tefek ödülleri de var, örneğin yarım saat bedava internet bağlantısı, yarım saat bedava bilardo, şarap ve benzeri şeyler.. Tüm yorgunluğumuza rağmen geceyi sahnede dans ederek bitiriyor ve ertesi sabah turumuza kaldığımız yerden devam edebilmek üzere kamaralarımıza çekiliyoruz..
Yarın hep beraber Edfu Tapınağını dolaşacağız..
Fasulye
16 Mart 2009 Pazartesi
GERÇEĞİN PEŞİNDE (10)
Süryaniler (Aramiler): Ataları Aramilerden oluşan Ortadoğu'da yaşayan Semitik Hristiyan halk.
Aramiler Sami bir halktır, MÖ. 1. bin yılında Kuzey Mezopotamya ve Suriye civarında yaşamışlardır. M.Ö 10-8. yy larda Bu günkü Suriye ve etrafında çeşitli prenslikler kurmuşlardır.
Bu kısa bilgilendirmeden de anlayacağımız gibi Süryaniler Sümerlerden yaklaşık bin yıl sonrasına denk gelmektedirler ve tıpkı Tevrat'da olduğu gibi onlarda firdevs (aden) bahçelerinden haberdadılar.
Peki Sayın Eldem'in söylediği gibi Genesis ve Exodus'un başına sonradan eklenen yaratılış hikayesi ile ilgili bölüm nasıl oluyorda bu kadar farklı medeniyetlerin mitleri ile bu kadar çakışıyor ve yüzyıllar sonra Kuran'da yeniden gündeme geliyordu benzer bir şekilde, henüz buna bir cevap bulamadık.
Kuran'da anlatılan ilk insanın yaratılış hikayesi Tevrat ve Sümer tabletlerinde anlatılanla benzerlik göstermekle beraber, bazı farklılıkları da mevcuttur.
Bu farklılıkların ilki, Kuran'da Adem'in eşinden Havva ismi ile hiç bahsedilmemesi ve hatta bu eş için hiç isim zikredilmemesidir, ki kulaktan dolma inanç sistemine sahip bizlerden çoğunun bunun farkında olduğunu bile sanmıyorum. Çünkü hepimiz için standartlaşmış bir Adem ve Havva hikayesi vardır ve hepimiz bu hikayenin özünü bir şekilde biliriz. Ama Havva isminin Kuran'da hiç geçmiyor olduğunu pek çoğumuz bilmeyiz. Yanlış anlaşılmasın çok yakın bir geçmişe kadar ben de bilmiyordum ve farkettiğimde de gerçekten büyük bir hayrete düştüm. Çünkü bende hikayenin Kuran'da da Adem ve Havva olarak anlatıldığını düşünüyordum.
İkinci fark ise, Adem'in kaburga kemiğinden yaratılan bir kadından da bahsedilmiyor olmasıdır. Evet ilk insandan türetilen bir eş anlatılmakta, ancak bunun özellikle kaburga kemiği olarak nitelemesi yapılmamaktadır. Bu noktada kaburga kemiğinin diğer kemiklerden farkı ne olabilir düşüncesi geliyor aklıma ve anlatılanlarda Adem'in Tanrı tarafından bir uykuya yatırıldığı ve kaburga kemiklerinden birinden eşinin yaratıldığı ve bir kaburgasının eksik olduğundan da bahsedilmektedir. Eğer yeryüzünde yaşayan insan soyunun erkek cinsinden olanlarının bir kaburga kemiği eksik olmuş olsaydı o zaman bu hikaye çok inandırıcı olacaktı diye düşünüyorum.
Göğüs kafesimizi ve iç organlarımızın büyük bir kısmını koruyan kaburga kemiğinin bu hikayede tercih edilmiş olması gerçekten ilginç geliyor bana.. Bunula ilgili bir araştırma veya bilgiye rastlarsam sizinle paylaşacağım.
İlgimi çeken diğer bir nokta ise Kuran'da başlangıçta ilk insan yaratılırken herhangi bir cinsiyetten de bahsedilmiyor olmasıdır. Yani cinsiyeti olan bir insan, bir erkek yaratıldığına dair bir ifade yoktur. Ona bir eş yaratılır ama, onun da cinsiyetinden bahsedilmez. Başlangıçta kadın ve erkek diye bir ayırım söz konusu değildir yani.. Cenneten kovulmanın ardından cinsiyetler ortaya çıkar. Yeryüzüne halife olarak yaratılan Adem, ilk olarak Allah tarafından yeryüzü yerine cenette yaşamak üzerine yönlendirilir. Daha sonra kendisi ve eşinin şeytana uyması ile birlikte çirkin yerleri açığa çıkmış ve "aşağı" olarak nitelenen yeryüzüne gönderilmişler, ancak bu arada Allah'dan af dilemişler ve affedilmişlerdir ve bir süre yeryüzü nimetlerinden faydalanacakları ve orada ölecekleri buyurulmuştur kendilerine.
Araf Suresi
"(22)Nihayet onları kandırarak aşağı çekti. O ikisi ağaçtan tadınca çirkin yerleri kendilerine açıldı. Bahçenin yapraklarından yamalar yapıp, üzerlerine örmeye başladılar. Rableri onlara seslendi "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Ben size şeytan sizin için açık bir düşmandır demedim mi?"
"(23) Ey Rabbimiz, dediler, öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez bize acımassan elbetteki hüsrana uğrayanlardan olacağız."
"(24)Buyurdu "Kiminiz, kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belirli bir süreye kadar mekan tutmanız ve nimetlenmeniz öngörülmüştür"
"(25)Buyurdu "Orada hayat bulacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız"
"Kiminiz, kiminize düşman olarak inin.."le ne kastedilmiş olabilir anlamak da zorlandım doğrusu. Yani yeryüzünde insanlar arasında bir kargaşa olacağı mı söyleniyordu kendilerine.. Onlardan türeyecek olan soy bu nedenle mi hala birbirini öldürmek ve yok etmekle meşguldü bu kadar. Oysa henüz sadece Adem ve eşi vardı. Ayrıca hayat bulmadıklarına göre henüz bildiğimiz anlamda bir bedenleri de yoktu, peki o halde açığa çıkan çirkin yerleri bazı yerlerde kastedildiği ya da resimlendiği gibi cinsel organları mıydı, yoksa hakim olamadıkları egoları ya da nefsleri miydi?
Oradan çıkarıldıklarında yeniden cennete mi döneceklerdi? Tüm bu soruların cevaplarına ne yazık ki sahip değilim..
Sadece Isra Suresinin 60.ıncı ayetinde söylenenlerde bahsedilen ağacın cenneteki yasak ağaç olduğunu varsayarak, Allah'ın kendi sözleriyle bu duruma bir açıklık getirebiliriz diye düşünüyorum.
"Sana gösterdiğimiz o rüyayı da Kuran'da lanetlenmiş bulunan o ağacı da insanları sınamak dışında bir sebeple göndermedik - Isra Suresi 60"
Bütün bunlardan ayrı olarak, Kuran'da hikayenin başlangıcında bir iyilik-kötülük ağacı, ya da yaşam ağacından da bahsedilmez, sadece Allah'ın bu ağaçtan yemeyin demesinden bahsedilir. Aksi durumda da zalimlerden olursunuz ifadesi kullanılır. Bu ağacın mahiyeti ya da misyonu hakkında bilgi verilmez. Oysa Tevrat ve Sümer mitlerinde bu ağaçtan yediklerinde ölümsüzlüğe kavuşacakları ya da iyiyi kötüyü ayırdedebilecekleri ve böylece Tanrılar gibi olabilecekleri savından söz edilir.
"Ve Ademe şöyle buyurmuştuk "Ey Adem, sen ve eşin cennete yerleşin ve ondan dilediğiniz yerde, bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zulme sapanlardan olursunuz" Bakara Suresi 35/Araf Suresi 19
Ancak Kuran'da anlatılan öyküde de şeytan ortaya çıktığında hikaye benzerleşir.
"Derken, şeytan kendilerinden gizlenmiş, çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi :"Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız, yahut ölümsüzler arasına katılmayasanız diyedir" Araf Suresi 21
Yine buradaki ilginç bir nokta daha önce Burak Özdemir'in "Tanrı'nın Doğumgünü" adlı kitabında da okuduğum şekilde, şeytanın Allah'ın yarattığı insana meleklerle birlikte secde etmeye isyan etmesine kadar "İblis", daha sonrasında insanlarla yüzleştiği andan itibaren "Şeytan" adıyla anılmasıdır, yani adı İblis olan melek ya da cinin şeytanlığı bir görev olarak üstlenmesi ve Allah'ın "Din Günü"ne kadar insanları yoldan çıkarmaya çalışması için ona süre vermesidir. "Din Günü" geldiğinde şeytana uyanlar onunla birlikte bölükler halinde cehenneme gidecekler, diğerleri ise yine bölükler halinde cennete alınacaklar ve "selam"larla karşılanacaklardır.
Kuran gerçekten her okuyuşta biraz daha anlaşılır ya da daha karmaşıklaşır olmaya başlayan derin bir kitaptır. Zümer Suresinin 73.üncü ayeti aynen şöyle der; "Allah sözün en güzelini, birbirine benzer iç içe ikili manalar ifade eden bir kitap halinde indirmiştir".
Kitapta Tanrı'nın ağzından direkt söylenen sözlerde değil de, Zümer suresinden gösterdiğimiz ayette olduğu gibi özne olarak kullanıldığında daima "Allah" kelimesi kullanılır. Allah daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi Kuran'la gelen bir kelimedir.
Neyse Kuran'ın şifresini çözmek olmadığına göre amacımız biz yine konumuza dönelim ve yaratılış ve tufan hikayeleri ile devam edelim.
Kuran'da ilk insanın yaratılışı ile anlatılanlardan beni şaşırtan bir diğer konu da meleklerin Allah "ben kendime bir halife yaratacağım" dediği zaman verdikleri cevaptır.
"Bir zamanlar Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife atayacağım" demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı "Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysa bizler seni hamd ile tespih ediyoruz, seni kutsayıp yöneltiyoruz" Allah şöyle dedi "Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim" - Bakara Suresi 30
Dikkat ederseniz melekler bir halifeden bahsedildiğinde "bozguncuk yapan" ve "kan döken" birinden bahsetmektedirler. Peki Adem ilk insandıysa, o halde daha önce bir örneği olmamış olması gerekmez mi? Bu durumda nasıl oluyorda halife dendiğinde melekler bu cevabı veriyorlar? Ya da Ademden önce yeryüzüne atanan ve belki de insan soyundan olmayan bir halife mi vardı? Bu konuyla ilgili detaylı bir bilgiye ulaşamadım, ulaşabilen olduğunu da pek sanmıyorum açıkçası. Sadece bazı düşünürlerin Adem'in ilk insan değil, ilk peygamber olarak kabul edilmesi gerektiğine dair düşüncelerini duydum. Zaten gündemde olan Darwin'ci görüş kargaşasında siz de benzer görüşler okumuş olmalısınız, ama konumuz bu olmadığı için bu polemiğe de dahil olmak istemiyorum şu aşamada.. Ya da amacım bu değil diyelim..
Sonuç olarak yine Burak Eldem'in iddia ettiği gibi Exodus ve Genesis'in Sümer Tabletleri ile uyumunu kabul ediyor, ancak bunların kopyalama yoluyla Tevrata aktarılmış olduğu iddiasını kabul edemiyorum ne yazık ki.. Bana göre Tevrat'da Kuran gibi indirilmiş bir kitaptır. Her ne kadar deformasyona uğradığı iddia edilse de, Kuran ile örtüşen pek çok anlatımı bulunmaktadır. Bu nedenle tümüyle kopya edilmiş olması bana inandırıcı gelmiyor.
Belki Allah'ın varlığını redetmediğim için böyle olduğunu düşünenleriniz olabilir, yani Kuran'ında değiştirilmiş ya da kopya edilmiş olabileceği olasılığını göz ardı ediyor olabilirim. Bu konuda kendimi nasıl ikna ettiğimi anlatırsam belki düşünce yapıma biraz açıklık getirmiş olabilirim kendimce..
Kuran da yaratılıştan bahsedilirken sadece ilk insanın yaratılışından değil, her insanın yaratılışından da bahsedilir. Şöyle ki bir meni olarak başlayan yolculuğun, bir embriyoya dönüşmesi ve ardından şekillenmesi açık bir ifadeyle ve aynen meni ve embriyo kelimeleri kullanılarak pek çok ayette anlatılır. Kuran'ın indirildiği devirlerde tıbbın ancak yeni keşfine vardığı bu gerçeğin, bir ya da bir grup insan tarafından biliniyor olması ve bu kadar kesin bir dille anlatılıyor olması bana pek inandırıcı gözükmemektedir. Ancak şu da var ki Eski Mısırlıların sperm ve spermin şekli hakkında bilgi sahibi olduklarını Luxor Tapınağı duvarlarında gözümle de görmüş bulunmaktayım. Yine de Kuran'da sürecin tüm detayları ile veriliyor olması çok şaşırtıcı geliyor bana (bkz Mumin Suresi 67) Hatta Alak Suresinin isminin anlamı direkt olarak Embriyo ve pıhtı anlamına gelmektedir ve bu sure yeryüzüne inen ilk suredir.
Dönelim yeniden Burak Eldem'in Mardukla Randevu isimli kitabında bahsettiklerine.. Sayın Eldem'de ilerleyen bölümlerde Sümer mitleri ve Tevrat'ın benzerliklerini anlattıktan sonra aşağıdaki ifadeleri kullanır.
"Ancak İbrani inanç sisteminin bütünüyle Mezopotamya (ve kısmen Mısır) kaynaklı temalar ödünç alınarak oluşturulduğunu ileri sürmek de, çok doğru sayılmaz ; en azından biraz ekesik bir yaklaşımın altını çizer böyle bir varsayım. Kuzey Suriye'den Sina'ya dek uzanan alan içinde dağınık ve parçalı bir görüntü sergileyen Batı Semitik kabile ve topluluklar, aslında hem dilbilimsel hem de tanrıbilimsel anlamda "Elohim" kavramının çekirdeğini içeren bir tapınımı binlerce yıldır sürdürüyorlardı. Başlangıcı net olarak belirlenemeyen ve bugün genel olarak "Kanan/Ugarit mitolojisi" içinde değerlendirilen bu tapınımın, Sümer kent devletlerinin ortaya çıkmasının öncesinde bile var olduğu, en yeni arkeolojik bulgularla yavaş yavaş gün ışığına çıkmaya başladı. Kuzey Suriye'de, Türkiye'nin güneydoğu sınırına oldukça yakın bir noktada bulunan Tel Hamoukar adlı kazı alanında çalışan arkeologların 2000 yılının Mayıs ayında ajanslara duyurdukları haberler neredeyse Yakındoğu tarihini değiştirecek nitelikte :
"Kuzeydoğu Suriye'de ortaya çıkarılan yerleşim, bugünün Hamoukar köyünün yakınlarında ve çevresinde kurulmuş. Araştırmacıların Tel Hamoukar adını verdikleri antik kent ilk kez İ.Ö. 4000 ile 3700 yılları arasında inşaa edilmiş ve yaklaşık 500 dönümlük bir alana yayılıyor" 22 Mayıs 2000 tarihli Reuters Haberi
Chicago Üniversite'sinin Doğu Enstitüsü'nden McGuire Gibson'a göre bu bulgu "uygarlığın başlangıcı ile ilgili düşüncelerimizi daha eski tarihlere göre geri çekmeye" zorluyor bilim adamlarını. Hamoukar'da yazının izlerine rastlanmasa da, gelişmiş bir kent yaşamı, zanaat ve en önemlisi köklü bir inanç sisteminin izleri var." Burak Eldem Mardukla Randevu Sayfa 92
Yine internet üzerinde konu ile ilgili bulduğum bir diğer yazıda ise aşağıdaki bilgilere yer veriliyor.
"En eski uygarlık
Suriye’den ve Chicago Üniversitesi’nden kazı ekipleri, porselenden arslan, leopar, ayı ve at heykelcikleri yanında çömlekler ve 7 bin adet boncuk çıkardılar. Bulunanlar, insanı, ‘"medeniyetin beşiği’’ denilen Fırat ve Dicle arasında nasıl geliştiğini yeniden düşünmeye yöneltiyor. Babilon ve Mezopotamya kurulduğu bu bölgede, bilinen en eski uygarlık olan Sümerler’in M.Ö. 3500’de yaşamıştı. Hamoukar kentinin ise M.Ö. 6000 ve 4000 arasında kurulduğu düşünülüyor.
Kürtçe'de anlamı var
Kentin ismi de gizemle dolu. Kürtçede Hamoukar; ‘’kulaksız adam’’, “sağır adam” anlamına geliyor. Sümercede ise, “ekonomik merkez” veya “işmerkezi” anlamı da taşıyor. M.Ö. 4000 yılına kadar dayanan Hamoukar, Batılı arkeologlar için yeni bir çalışma bölgesi. Son 150 yıldır periyodik olarak kazılar yapılmasına karşın, ilgi patlaması Körfez Savaşı ve Irak’a ambargo sonucu arkeologların Suriye’ye geçmesi ile başlamış. Hamaukar, Irak sınırına bir kaç kilometre uzaklıkta.
Daha geniş bilgi için bkz .http://www.evrensel.net/00/07/05/toplum.html#2
Hamoukar kazı alanı fotoğrafları için bkz http://www-news.uchicago.edu/releases/photos/hamoukar/
Chicago Universitesi Araştırma Projeleri Sayfaları için bkz http://oi.uchicago.edu/research/projects/ham/"
Kitabın ilerleyen bölümleri Genesis'i incelemeye devam ediyor, bizde tezlerimizi şimdilik bir kenara bırakarak Burak Eldem'in araştırmalarını inceyerek kendi yolumuza devam edeceğiz. Ama en azından bu noktada Sümerlerden önce de bu mitlere sahip başka gelişmiş medeniyetlerin izlerine de rastlayabileceğimizi öğrenmiş olduk, dolayısıyla bu mitlerin çok daha önceleri Tanrı tarafından insanlara bildirilenler oldukları tezini yıkacak bir kanıta da erişemedik.
Aslına bakarsanız eğer Mardukla Randevu kitabı gibi Exodus ile değil de Mu ve Atlantis kıtaları ile yola çıkmış olsaydık benzer yollarda kesişeceğimiz inancına sahibim her nedense.. Bunca tarihçi, din ve dilbilimci ve hatta arkeoloğun çözemediği ya da parçalarını birleştiremediği bir hikayeyi biz kuracak ya da kurgulayacak olmasak bile, yine de kendimizce sorularımızı sorarak, kendi kurgularımızı Kuran'da da bu kurgulara benzer izler arayarak ilerlemeye devam edeceğiz. Belki tarihçiler ve arkeologlar yeni kazı ve bulgularla bundan yıllar sonra bizi aydınlatmayı başaracaklar ve belki bir gün kutsal kitaplarda anlatılanlara dair somut kanıtlarımız olacak, ama o zaman dek ancak diğerleri gibi tarihi kurgulamaktan ve kurcalamatan ötesini yapamayız.. Yine de insanın kendini ikna etmesi ihtiyacından yola çıkarak araştırmacıların vardıkları sonuçları kendimizce değerlendirmemizde bir sakınca görmüyorum. Neticede amacımızı tarihi yeniden yazmak değil sadece merakımızı gidermek..
Sevgiyle Kalın
Fasulye
12 Mart 2009 Perşembe
BENİM KİTAPLARIM, OTUZ İSİM OTUZ KÜTÜPHANE
Fasulye

Yazar : Sema Aslan
Ocak 2009
Doğan Kitap
Söyleşi
Yazar, kütüphaneler üzerine kendi anılarından, düşüncelerinden ve önceki çalışmalarından yola çıkarak, bu kitapta okuyucuya otuz kitapseverin çok değerli kitapları barındıran, kişisel kütüphanelerini, fotograflarıyla birlikte tanıtmış. Kitapseverlerle yapılan söyleşiler üzerinden, onların çalışma üsluplarını keşfetmeye çalışmış. Kitapların ağırlandığı raf, oda ve evler de anlatının önemli bir parçası olmuş. Ayrıca herkesin, kendileri için özel anlamı olan bir kitabı-dökümanı arayış öyküsünün de eklenmesi, kitabın sürükleyiciliğini artırmış.
Kitaba eklenen, otuz maddelik Sahaf Terimleri Sözlüğü’nden birkaç terim;
Raf bekçisi : Kolay satılmayan yayın.
Kümmi kitap : Eni dar, boyu uzun kitap.
Yorgun : Çok kullanılmış kitap.
Tuğla gibi : Çok kalın kitap.
En ilginci ;
Küp kapağı : Oldukça kalın, içeriği önemsiz kitap.
Kitaptan kısa notlar ;
Adalet Ağaoğlu ilk okuduğu kitapları hala saklıyormuş. “ Hakikat “, Emile Zola, 1929. “ Don Kişot “, Cervantes, 1906. Kütüphanesinde ağırlık tiyatro kitaplarındaymış.
Ali Poyrazoğlu, “ Okumadan uyuyamıyorum, okumadan uyanamıyorum”, demiş. En güzeli, her yerde kitap okuyabiliyormuş. Seyahata çıkarken kitap çantasi da hazırlıyormuş. Vazgeçemediği kitabı , “ Küçük Prens “ miş. Aile eczanesine gelen hastalara dedesi, ” ruhuna iyi gelir“, diyerek kitap hediye edermiş.
Selim İleri, arada evin içinde kitap kaybedip, birkaç kez aynı kitabı satınalabiliyormuş. Çünkü evin her tarafı kitaplıkmış.
Halit Refiğ, çok düzenli bir kütüphaneye sahipmiş ve kitaplarının yerlerini ezbere biliyormuş. Evin kedisi kitaplara saygılı ama papağanı onları yemekten sabıkalıymış. Halit Refiğ’in halen devam eden arayış öyküsü, pek bilinmeyen bir yazarın, Herbert J.Muller, kitaplarıyla ilgiliymiş.
Prof.Dr.Zafer Toprak yüz yirmi bin civarında kitabıyla tahminen Türkiye’nin en geniş özel kütüphanesine sahipmiş . Kitapların hepsi, toza karşı naylonla kaplı ve kayıtlıymış. Üstelik kaplama ve kayıt işini kendisi yapıyormuş . Kitaplarını sigortalatmak istemiş ama yaptıramamış. Türkiye’de böyle bir uygulama yokmuş. Kütüphane almaya gittiğinde, kendisine salon büfesi gösterildiği için, kütüphaneleri kendi tasarlayıp, yaptırıyormuş. Otuz yıldır aradığı ve ancak kısa bir süre önce bulabildiği kitap, Atatürk’ün 1922’de yayımlanmış halkçılıkla ilgili bir kitabıymış.
Ve bu biçimde sürüp giden, okuması çok keyifli ve değişik boyutlarda bilgilendirici, farklı bir kitap.
11 MART 2009 Çarşamba
Kibele
10 Mart 2009 Salı
GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (8)

Faytonlarda yerlerini alanların sürücüleri Karnak tapınağına doğru yola devam ediyor. Luxor

Ve nihayet tapınaktayız...Ali baba dönüşte yine bizi alacak, o nedenle karıştırmamak için faytonun üzerindeki numarayı ezberliyoruz.
Karnak Tapınağı
Karnak aslında bitmemiş bir tapınaktı.Her firavun kendinden önceki firavunun yaptığı eklemelerden çok fazlasını yaparak büyük ve görkemli bir tapınak halini almıştır ve her firavun kendinden birşeyler katmak istemiş ve böylece Karnak'ın yapımı 2000 yıldan fazla sürmüş. Karnak Tapınağı ayrıca hem Mısır tarihi hem de mitolojisi hakkında önemli bilgiler vermektedir. Ayrıca Karnak Tapınağı'nda birçok firavunun izine rastlamak mümkündür.Hem de Karnak'ta arkeologlar birçok kazı yaparak bu kazılarda önemli bulgular elde etmişlerdir.
Karnak'ın süsleme sanatı kabartmadan çok kazımadır. Hipostil salonunda yaklaşık 134 sütun vardır. Karnak'ta 8000 adak taşı, 450 heykel ve 10'a yakın sfenks bulunmuştur.
Dünyadaki en büyük antik dini mekân olan Karnak tapınak kompleksi büyük bir açık hava müzesidir.
Tapınağın girişine geldiğimizde rehberimiz bize bir liman olduğu sanılan yerdeki taş blokları gösteriyor, demek ki bir zamanlar burası nehir kıyısında idi. Kısa bir sfenksli yoldan geçerek tapınağın girişine geliyoruz. Giriş'in ardından yine büyük bir avlu karşlıyor bizi. Avlunun kenarlarında yükselen sutunlar ve duvarlarda tıpkı Luxor tapınağında olduğu gibi rölyefler bulunuyor. Avlunun girişte sağ tarafta bulunan bölümü yine bir dizi sfenksden oluşuyor. Bu sfenksler Anıtkabirdeki aslanlı yolu çağrıştırıyor bana, ama bunlar aslan başlı değiş koç başlılar, tıpkı tapınağın girişindekiler gibi. Yani onlar büyük ihtimalle koç başlı tanrı Khnum'u temsil ediyorlar. Ancak bir kaynakdan okuduğuma göre de tanrı Amon'u temsil ediyorlarmış bu nedenle çok emin değilim. Ancak burası aynı zamanda Amon Tapınağı olarak da anıldığına göre ikinci verdiğim bilgi daha doğru olabilir.
Tapınağın hemen girişinde bulunan avluda toplanıp rehberimizin bize anlattıklarını dinlemeye başlıyoruz. Bulunduğumuz alanın sol tarafında tapınağın bu bölümüne ait şapeller yer alıyor. Karnak tapınağında rehberimizin ilk dikkatimizi çektiği şey tapınakda bulunan sütunların başlarının şimdiye dek görmüş olduklarımızdan daha farklı olması. Daha önce gördüklerimizin başları standart olarak papirus demeti ya da lotus çiçeği şeklindeydiler.. Oysa buradakiler artık farklılaşmış ve daha çok bir ağaç tipi verilmiş olmakla beraber diğer tapınaklardaki gibi standart bir yapıda değil, neredeyse her biri farklı yapılarda oluşturulmuşlar ve bir bütünlük sağlamıyorlar. Rehberimiz bize güneye doğru gidildikçe değişim gösteren bu farklı yapıya grekoromen tarzında olduğunu söyledi.. Bundan sonra göreceğimiz tapınaklarda da aynı tarza sık sık rastlayacakmışız.
Geniş avludan geçip daha içeri doğru ilerlediğimizde yine Luxor tapınağındaki gibi sutunlu bir yola girdik.
Karnak tapınağı kopleksi dışarıdan bakıldığında Luxoru andırıyor olsa da kuruluş düzeni ve detayları açısından Luxor'dan oldukça farklı bir tapınak.

Bu sütunlar yine diğer tüm tapınaklarda olduğu gibi Nil'i temsil eden ve ana sunağa giden yoldaki palmiye ağaçlarını tasvir ediyorlar. Bulunduğumuz koridorun orjinalinde üzeri kapalıymış ama günümüze ancak bu şekliyle gelebilmiş. Koridorun sağında ve solundaki sütunlar farklı yükseklikte tasarlanmışlar, böylece bu bölümün üzeri kapalı olduğu dönemlerde kalan boşluklardan günün her saatinde içeriye gün ışığının girmesi sağlanmış. Mısır'lı mimarlar gerçekten birer dahiymiş diye düşünmekten alamıyor insan kendini bunları öğrendikçe..
Bu alana yanlış bilmiyorsam Hipostil Salon deniyor. Herbiri 24 metrelik 12 devasa kolondan oluşan bir salon ve yanlarda bulunan 7 koridor ile beraber kolon sayısı 134'e ulaşıyor. Salonun tamamlanması Seti I ve Ramses II döneminde olmuş. Burası dünyanın en büyük hipostil yapısı olarak da kayıtlara geçiyor.
Karnak tapınağı gerçekten içinde bir kaç gün oyalanılacak kadar büyük bir tapınak.. Tapınak boyunca ilerlediğimizde bu defa Kutsal Göl ile karşılaşıyoruz bu göl rahiplerin ayin yapmadan önce yıkandıkları bir göl ve Nil'in suları ile dolu.. Tapınaklarda aynı zamanda bu tür göl ve Nil'den çekilen sularla oluşturulan göletlerle nehrin yükseksiliği de ölçülüyor. Peki neden ölçüyorlar nehrin yükseksiliği, sebebi vergi sistemi.
Mısır'da ticaretle uğraşanlar sadece Mısırlı olmayanlar, ticaret de o donemde takas usulu yapılıyor ve devlet bu alış verişden herhangi bir vergi talebinde bulunmuyor.
Neyse biz dönelim yeniden kutsal gölümüze, daha öncede dediğimiz gibi rahipler ayin öncesi her sabah bu kutsal gölde yıkanıyorlar ve ondan sonra ayinlerine başlıyorlar. Kutsal gölün hemen önünde bir Scarbe (bok böceği) heykeli yer alıyor. Scarbe Mısır'da kutsal bir böcek.
Bok böcekleri (Skarabe) eski Mısır’daki en yaygın sembollerden biridir. Mısır geleneğinde farklı bağlamlarda, üç değişik anlamda kullanılmış olan sembolün simgelediği anlamlar şöyle açıklanır:
Ra’nın “khepre” şeklini temsil eden kullanımlarında kozmik evrenin meydana getirilişini simgeler. Bu böceğin üreme biçimi, kendi kendini doğuran, daha doğrusu kendi kendinin nedeni olan yaratıcı güç “Phtha”nın evrendeki kozmik nesneleri şekillendirerek oluşturmasını temsil eder. Burada söz konusu olan güç, yoktan var eden değil, “var edilen”i biçimlendiren bir güçtür. Mısır’ın hiyeroglif yazısında “olmak”, daha doğrusu “verilen biçimi alarak varlık haline dönüşmek” anlamına gelen “hpr” ya da “kheper” fiili ayakları açık bir skarabe ile yazılır. İlah Khepra’nın adı da bu fiilden türemiştir.
Güneş ile birlikte kullanımlarında, Güneş Sistemi’nin kendisine yaşam veren, kendisini yöneten

Ölüm ve ölüm-ötesi konularıyla ilgili olarak kullanımında ise reenkarnasyonu simgelemek üzere kullanılırdı. Bununla birlikte skarabenin eski Mısır’da aynı zamanda bir tür muska olarak da kullanıldığı bilinmektedir.
Kadim Mısır'ın bu kutsal böceği, günümüz dünyasının bile en geçerli tılsımlarından biridir. Kadim Mısırlılar onun yaratılış, erkekliğin tartışılmaz gücü, üreme, bilgelik, reankarnasyon, ölümsüzlük ve yenilenmeyle özdeşleştirmişlerdir. Bokböceği tılsımı hemen hemen dört bin yıllık bir faal yaşam süresi gösteren ve dünyadaki tılsımların içinde en uzun bir geçmişe sahip olanıdır. Bugün bokböceği simgeli yüzük, küpe ve broşlar uğur olarak hala kullanılmaktadır.
Kutsal gölün hemen yanında dinlenme amacıyla yapılmış küçük bir cafe ve yanında ufak çaplı bir pazar var, biraz orada oturup soluklanıyor ve bir şeyler içiyoruz. Ardından fotoğraf çekmek amacıyla tapınağın içinde bağımsız olarak bir süre daha dolaşmamıza iznimiz var. Dönüş yine geldiğimiz yoldan olacak. Tüm sütun ve kalıntıları bir süre daha hayranlıkla izledikten sonra buluşma noktamız olan tapınak kapısına doğru ilerlemeye başlıyoruz. Ali baba bizi orada bekliyor.
Bundan sonraki durağımız gemi ve ertesi gün öğlene kadar yol almakta olan gemimizde olacağız. Bu bizim içinde bir dinlenme fırsatı olacak..
Geminin kalkış anı ve muhteşem nil yolculuğunun başlangıcı bir daha yazıya..
Sevgiler
Fasulye
GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (7)





