31 Mart 2009 Salı

İLAHİ ÇOK ŞAKACISIN TÜRKİYE!

Keşke şu seçimler 31 Mart'da yapılsaydı. Düşünsenize 1 Nisan günü, 30 Mart sabahı yaşadığımız hüsranı yaşar, akşam haberlerinde de şu anonsu dinlerdik belki "Şaka yaptık Türkiye" aslında son 50 yıldır şaka yapıyoruz. O kadar şakacıyız yani..

Hazır tarihlerden bahsetmişken, Arif Takvimi modum geldi benimde.. Hani tarih kitabı gibi olur bazen arka sayfaları, her gün öğrenirsiniz tarihte bugünü..

Şimdi iki bini dokuz geçtik ya, bindokuzyüzleri dokuz geçtiğimizde bu günlerde olanlar geldi aklıma benimde birden.. Kısaca hatırlayalım bakalım o günleri tanıdık gelecek mi?

Tanzimat döneminin sonlarına doğru, bazı Osmanlı aydınları (Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa, Hüseyin Avni Paşa) Genç Osmanlılar adıyla bir cemiyet kurdular. Bunlar; Osmanlı ülkesinde yaşayan herkesin, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin eşit tutulması halinde azınlıkların ayrılmaktan ve devlet kurmaktan vazgeçeceklerini savunuyorlardı. Bu düşüncelerinin uygulanabilmesi için de; Meşrutiyet'in ilan edilmesi, temel hak ve özgürlüklerin bir anayasa ile korunması gerektiğine inanıyorlardı. Bu nedenle II. Abdülahamit'e baskı yapıp 1876 yılında Meşrutiyet'in ilanını sağladılar.

31 Mart Olayı'nın Çıkmasında Etkili Olan Olaylar nelerdi?

1. İttihat ve Terakki Partisi'nin iktidarı yeterince ele geçirememesi
2. Ahrar Partisi'nin meşrutiyet karşıtı çalışmaları
3. Volkan Gazetesi ve İttihad-ı Muhammedi derneğinin meşrutiyet karşıtı çalışmaları
4. Halkın meşrutiyete ve gayrimüslimlerle olan eşitliğe sıcak bakmamaları
5. Ordudan atılan Meşrutiyet karşıtı subayların kışkırtması
6. Bulgaristan'ın 5 Ekim 1908'de bağımsızlığını ilan etmesi
7. 6 Ekim 1908'de Avusturya'nın, Bosna-Hersek'i işgali


31 Mart Olayı Nasıl Oldu?

Volkan Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi 6 Nisan 1909'da öldürüldü.,

Cenazesi meşrutiyet karşıtı gösteriye dönüştü.
Gösteri giderek isyana dönüştü.
İsyan Selanik'te duyulunca, Hareket Ordusu adındaki birlik İstanbul'a hareket etti.
Hareket Ordusu'nun kurmay başkanı Mustafa Kemal'di.
İsyan 24 Nisan 1909'da bastırıldı.


31 Mart Olayı'nın Sonuçları

1. II. Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine V. Mehmet Reşat geçti.,

2. Padişah'ın yetkileri kısıtlandı, meclisin yetkileri artırıldı.,
3. Mustafa Kemal ilk kez bir siyasi olaya karışmış oldu.

Meşrutiyet diyo canım, Cumhuriyet değil, yok bi alakası, öyle tarihten çağrıştırınca bende bir benzerlik yakalarız diye düşündüm ama tutmadı galiba. Baksanıza halk meşrutiyete ve gayrimüslümlere sıcak bakmıyormuş o dönemde.. Oysa şimdi öyle mi, "Cumhuriyete ve Atatürkçülere" sıcak bakmıyor şimdi halkımız alakası yok. Ahrar partisi diyo hem günümüzde var mı böyle bir parti, yok ki..

Neyse hatırlamış olduk en azından, bir yıl dönümü neticede.. Biz dönelim 1 Nisan konusuna yine.. Ha bu Türk adeti değil bize ne diyenler olursa diye söyleyeyim, 1979'da balıkçıların Türkiye'de 1 Nisan gününü "Balık Bayramı" ilan ettiğini biliyor muydunuz? O yıl Kumkapı`da 2 saat içinde Balık Bayramı nedeniyle halka 1,5 ton balık dağıtılmış. Şimdi kıyı şeridinde fosforun etkisiyle oylarını atan vatandaşlar onların torunları...

Bu yıl "Sazan Bayramı" olarak kutlanmasını öneriyorum bende.. Belki bi faydası olur..

İlahi çok şakacısın Türkiye!
Happy 1 Nisan herkese !

fasulye

Not : 31 Mart Olayı, rumi takvimle 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) çıktığı için bu adla anılmıştır, bir yanlış anlaşılma olmasın..

27 Mart 2009 Cuma

27 MART DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!



Devlet Tiyatroları’ndan
“27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ” ndeÜCRETSİZ TEMSİLLER
28 Değişik sahnede 31 değişik oyun!..



Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, bu yıl 47.si kutlanacak olan Dünya Tiyatro Günü nedeniyle 27 Mart 2009 Cuma günü temsil edilecek 31 değişik oyunu ücretsiz olarak sahneleyecek.

Sanatseverler, ücretsiz biletlerini Devlet Tiyatroları gişelerinden ya da ilgili Müdürlüklerden temin edebilecek.

Devlet Tiyatroları’nın 12 bölgedeki 25 sahnesinde, sürekli turne sahneleri Gaziantep ve Malatya ile Muğla turnesinde ücretsiz temsil edeceği oyunların programı ise şöyle:

Ankara Devlet Tiyatrosu Büyük Tiyatro’da: Turan Oflazoğlu’nun yazdığı, Şakir Gürzumar’ın yönettiği, “GENÇ OSMAN”; Küçük Tiyatro’da: W.Shakespeare’nin yazdığı, Emel Bala Gürel’in uyarladığı, Cahit Çağıran’ın yönettiği çocuk oyunu “BİR YAZ MASALI” ve aynı sahnede Ahmet Kutsi Tecer’in yazdığı, Leyla Tecer’in yönettiği “KÖŞEBAŞI”; Şinasi Sahnesi’nde: Ulviye Karaca’nın yazıp - yönettiği “KELOĞLAN-KELEŞOĞLAN” ve Beth Henley’in yazdığı, Aclan Büyüktürkoğlu’nun çevirip-yönettiği “SUÇLU YÜREKLER”; Akün Sahnesi’nde: Suat Derviş’in yazdığı, Gülriz Sururi’nin oyunlaştırıp yönettiği müzikal oyun “FOSFORLU CEVRİYE”; Altındağ Tiyatrosu’nda: Hasan Erkek’in yazdığı, Vacide Öksüzcü’nün yönettiği “EŞİK”; Stüdyo Sahne’de: Nikolay Vasiliyeviç Gogol’un yazdığı, Sylvie Luneau – Roger Coggio’nun uyarladığı, Coşkun Tunçtan’ın çevirdiği, Cem Emüler’in proje tasarımını ve yönetmenliğini yaptığı “BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ”; Oda Tiyatrosu’nda: Patrick Süskind’in yazdığı, Hale Kuntay’ın çevirdiği, Metin Belgin’in yönettiği “KONTRABAS”; Çayyolu Cüneyt Gökçer Sahnesi’nde: Ulviye Karaca’nın yazıp yönettiği kukla tiyatrosu “KÜÇÜK BİR MUCİZE” ve Bertolt Brecht’in yazdığı, Ahmet Cemal’in çevirdiği, Erhan Gökgücü’nün yönettiği “GALİLEi’NiN YAŞAMI”;

İstanbul Devlet Tiyatrosu Şişli Cevahir Sahnesi’nde: Civan Canova’ nın yazdığı, Turgay Kantürk’ ün yönettiği “FUL YAPRAKLARI”; Şişli Cevahir Genç Kuşak Sahnesi’nde: Selma Lagerlöf’ün yazdığı, Nurgök Özkale’nin çevirdiği, Göran Tunström’ün uyarladığı, Özer Tunca’nın yönettiği “DEĞİŞTİRİLMİŞ ÇOCUK”; Harbiye Kenter Tiyatrosu’nda: Toby Wilsher’in yazdığı ve yönettiği, Selen Korad Birkiye’nin çevirdiği “KRAL DAİRESİ”; Beykoz Feridun Karakaya Sahnesi’nde: Aziz Nesin’in yazdığı, Yücel Erten’in uyarlayıp - yönettiği “NE DERSİN AZİZİM ?”;

İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi’nde: Simon Williams’ın yazdığı, Filiz Ofluoğlu’nun çevirdiği, Ali Hürol’un yönettiği “TEYZESİ”; Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi’nde: Bilgesu Erenus’un yazdığı, Gürol Tonbul’un yönettiği “MİSAFİR”; Narlıdere Kültür Merkezi Sahnesi’nde: Orhan Asena’nın yazdığı, M. Doğan Yağcı’nın yönettiği “SİMAVNALI ŞEYH BEDRETTİN”; Muğla Turnesinde ise G. G. Del Tore’nin yazdığı, Hale Kuntay’ın çevirdiği, Laçin Ceylan’ın yönettiği “DELİL YETERSİZLİĞİ”;

Bursa Devlet Tiyatrosu AVP Sahnesi’nde: Turgut Özakman’ın yazdığı, Tayfun Orhon’un yönettiği “DELİ BAYRAMI”; Oda Tiyatrosu’nda: H. Can Utku’nun yazdığı, Mustafa Şekercioğlu’nun yönettiği “ADVİYE”;

Adana Devlet Tiyatrosu Hacı Ömer Kültür Merkezi Sahnesi’nde: “11. Devlet Tiyatroları-Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali” kapsamında ‘festival oyunu’;

Trabzon Devlet Tiyatrosu Atapark Haluk Ongan Sahnesi’nde: Oktay Arayıcı’nın yazdığı, Ege Aydan’ın yönettiği “RUMUZ GONCAGÜL”;

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Orhan Asena Sahnesi’nde: Cem İdiz’in besteleyip - düzenlediği, İskender Altın’ın yönettiği müzikli gösteri “SAHNEMİZDEN GEÇEN ŞARKILAR”;

Antalya Devlet Tiyatrosu Haşim İş K.M.K Salonu’nda: Eli Saghi’nin yazdığı, Hale Kuntay’ın çevirdiği, Ali Meriç’in yönettiği “BENİM DOKTOR OĞLUM”;

Erzurum Devlet Tiyatrosu DT Sahnesi’nde: Corlo Goldoni’nin yazdığı, Rekin Teksoy’un çevirdiği, Hakan Yavaş’ın yönettiği “İKİ EFENDİNİN UŞAĞI”;

Konya Devlet Tiyatrosu DT Sahnesi’nde: Turgut Özakman’ın yazdığı, Murat Atak’ın yönettiği “RESİMLİ OSMANLI TARİHİ”;

Sivas Devlet Tiyatrosu Atatürk Kültür Merkezi Sahnesi’nde: Ali Bey’in yazdığı, T.Yılmaz Öğüt’ün Türkçeye uyarladığı, Abdullah Ceran’ın yönettiği “KOKONA YATIYOR/GEVEZE BERBER”;

Van Devlet Tiyatrosu Kültür Merkezi Sahnesi’nde: Özen Yula’nın yazdığı, Tolga Evren’in yönettiği “GAYRİ RESMİ HÜRREM”;

Gaziantep Devlet Tiyatrosu Onat Kutlar Sahnesi’nde Ulviye Karaca’nın yazıp yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı “KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ”;

Malatya Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde: Füruzan’ın yazdığı, Edip Tümerkan’ın yönettiği Diyarbakır Devlet Tiyatrosu yapımı “KIŞ GELMEDEN” sanatseverlerce izlenebilecek.


Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü
Basın Yayın Halkla İlişkiler Birimi
Tel.0312 309 39 20 – 0312 311 95 19
Faks: 0312 311 95 19



DÜNYA TİYATRO GÜNÜ NEDİR?



Dünya Tiyatro Günü 1961’de Uluslararası Tiyatrolar Birliği (International Theatre Institute) tarafından yaratıldı. Her yıl 27 Mart günü ITI merkezleri ve dünya çapında tiyatro grupları tarafından kutlanmaktadır. Pek çok ulusal ve uluslararası etkinlik kutlamalarda yer almaktadır. En önemli etkinliklerden biri, dünya çapında başarı kazanmış bir tiyatro oyuncusu, yönetmeni veya yazarın yazdığı evrensel bildirgedir. İlk bildirge 1962’de Jean Cocteau (Fransa) tarafından yazılmıştır.

Dönemin ITI başkanı olan Arvi Kivimaa tarafından önce Helsinki, sonra da Viyana’da yapılan 9. ITI Konferansında ortaya atılan ‘tiyatrolar günü’ fikri, İskandinav ülkelerinden gelen desteğin de etkisiyle hayata geçirildi. Kabul edilişinden sonra her yıl, Paris’te 1962 tarihli Uluslar Tiyatrosu’nun (Theatre of Nations) da açılış günü olan 27 Mart günü, ITI’nin şu an sayısı 100’ü bulan dünya çapındaki merkezlerinde çeşitli etkinliklerle kutlanmaya başlandı.

UNESCO tarafından kurulan ITI’nin “sahne sanatları bağlamında, dünya çapında bilgi ve uygulama alışverişini arttırmak, gelişim sürecinde sanatsal yaratıcılığın ve üretimin gerekliliği konusunda toplumsal bilinci uyandırmak, insanlar arasındaki barış ve dostluğun sağlanması ve artmasını gerçekleştirmek adına karşılıklı anlayışı geliştirmek, UNESCO’nun hedeflerine ulaşmasına katkıda bulunmak” gibi hedefleri, Dünya Tiyatro Günü’nde bir kez daha hatırlatılmaktadır. Her yıl tiyatro ve tiyatroyla ortak çalışan diğer sanat disiplinlerinden gelen üstün başarılı bir sanatçı bu gün için bir konuşma yapmaya davet edilmektedir. Uluslararası Bildirge olarak görülen bu konuşmanın metni 20’den fazla dile çevrilmekte, pek çok gazetede yayınlanmakta ve dünya üzerindeki pek çok tiyatro grubunun oyunundan önce okunmaktadır. Pek çok televizyon ve radyo kanalı bu bildirgeyi beş kıtanın her köşesindeki dinleyicilere ulaştırmaktadır.

Dünya Tiyatro Günü tiyatro dünyasındaki insanlar için sahne sanatlarının insanları bir araya getirici gücünü kutlamak, seyirciyle daha iyi bir iletişim kurmak ve insanlar arasındaki anlayış ve barışı arttırmak için bir fırsat olarak görülmektedir. Dünya Tiyatro Günü’nde yapılan etkinlikler, uluslararası işlevlerinin yanı sıra ulusal ve bölgesel tiyatro gruplarının bir araya gelmesinde de rol oynamaktadır.


Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirgesi

Jean Cocteau ilk bildirgenin yazarıdır. 1993’te Venezüella ITI Merkezi 1962’den 1993’e kadar yayınlanan tüm bildirgeleri biri özgün dillerinde, diğeri İspanyolca olmak üzere iki antoloji halinde yayımlamıştır.Uluslararası Bildirge’nin yanı sıra, ITI dünyanın hemen her yerinde büyük gösteriler ve festivaller düzenlemektedir. Bu etkinliklerin tamamı ITI Resmi Sitesi'nde görülebilir.

Kaynak : Vikipedi



22 Mart 2009 Pazar

BULUTLARLA YARIŞAN KADIN


Sabiha Hanım 1913 yılında Bursa'da doğdu.
II.Abdülhamid tarafından Bursa'ya sürgün gönderilen vilayet başkatibi Hafız Mustafa İzzet'in kızıdır. İlkokula gittiği yıllarda babasını kaybetti ve kardeşlerinin yardımıyla öğrenimini sürdürdü. Atatürk, 1925 yılında çıktığı Bursa gezisinde Sabiha Gökçen'le tanıştı ve içinde bulunduğu güç yaşama şartlarını öğrenince de onu evlat edindi. Ankara Çankaya İlkokulu'nu, daha sonra da Üsküdar Kız Koleji'ni bitiren Sabiha Hanım, Türk Hava Kurumu'nun Havacılık Okulu'na girdi (1935). Burada geçirdiği başarılı öğrenim hayatından sonra, yüksek planörcülük kurslarına katılmak üzere Sovyetler Birliği'ne gönderildi. Dönüşte Eskişehir Hava Okulu'na girdi, aynı zamanda 1.Tayyare Alayı'nda av ve bombardıman uçakları alanında uzmanlaştı.
Sabiha Gökçen, 1937 Ege ve Trakya manevraları sırasında başarılı uçuşlar yaptı. Aynı yıl çıkan Şeyh Rıza İsyanı sırasında yapılan kara harekatını, Dersim ve çevresini havadan bombalayarak kolaylaştıran Sabiha Gökçen 1938'de yaptığı Balkan turuyla ününü Avrupa'ya yaydı. 1938'de Türkkuşu'nda başöğretmenliğe atandı ve 1955'te uçuculuktan ayrıldı. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu üyesi oldu.

Ne ilginçtir ki Sabiha Hanım doğumgünü olan 22 Mart'da hayata veda etmiştir ve ne şanslıdır ki yüce önder tarafından evlat edinilmiş ve 1934'de soyadı kanunun çıkmasıyla "Gökçen" soyadını almıştır. O yıllarda havacılık ile olan ilgisi başlamış olsaydı belki de çok daha farklı bir soyadı olabilirdi.

Sabiha GÖKÇEN “GÖKÇEN ‘liği şöyle anlatıyor.. “Benim soyadımın mesleğimle hiçbir ilgisi yoktur olamaz da. Çünkü ben havacılığa 1935 yılında girdim. Oysa Büyük Atatürk bu soyadını bana bir yıl önce verdi. Soyadı kanunu, Ata’nın önem verdiği devrimlerdendi. Bu bakımdan 1934 yılında Atatürk’ün sohbetli sofralarda baş konu “soyadı” idi. İşte hiç unutmam, 19 Aralık 1934 akşamıydı. Sıra bana gelmişti. Atatürk “Sabiha’ya bir soyadı bulmamız gerektiğini “ söyledi. Bir süre düşündükten sonra “GÖKÇEN olsun” dedi. Oradaki bir kağıdın üstüne de yazdı. Yazı aynen şöyleydi

“Sabiha GÖKÇEN
S. GÖKÇEN’dir
K.ATATÜRK
19.12.1934"

2001 yılında Ankara Ziya Gökalp Caddesinde zilinde Teyyareci Sabiha Gökçen yazan bu güzel insanı kendi doğum gününde kaybettik..

Değerli Halit Kıvanç'ın, kendisi ile yaptığı söyleşisini Yapı Kredi Yayınlarından çıkan "Bulutlarla Yarışan Kadın"ı okuyarak onun hakkında daha detaylı bilgi edinebileceğinizi umuyorum..

Fasulye

21 Mart 2009 Cumartesi

DOSTLAR BENİ HATIRLASIN

Ben giderim adım kalır,
Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur, bayram gelir,
Dostlar beni hatırlasın.

Can bedenden ayrılacak,
Tütmez baca, yanmaz ocak,
Selam olsun kucak kucak,
Dostlar beni hatırlasın.

Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş, kim gülecek
Murat yalan, ölüm gerçek,
Dostlar beni hatırlasın.

Gün ikindi akşam olur,
Gör ki başa neler gelir,
Veysel gider, adı kalır
Dostlar beni hatırlasın

Değerli ozanımız Aşık Veysel'i sevgi ve rahmetle anıyoruz..
Fasulye

17 Mart 2009 Salı

GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (11)

Kom Ombo Tapınağı


Kom Ombo -tanrıların şehri- manasına gelmekte ve antik cağlardaki adı Ombos olarak bilinmektedir. Bulundugu yer itibari ile Nübye ve altin madenleri güzergahinda bulunduğundan tarih boyunca önemli bir nokta olarak kabul edilmiş. Ayrıca tapınağın biri iyilik biri kötülük olmak üzere iki kapısı var, bu iki kapılı olan tek tapınaktır.

Kom Ombo Tapınağı, güney Mısır'ın Kom Ombo kasabasında, Nil ırmağı kıyısında bulunan bir Eski Mısır tapınağıdır. M.Ö. 2. yüzyılda Ptolemaios Hanedanı döneminde yapılmıştır. Tapınağın bir yanı timsah tanrı Sobek'e, öbür yanı ise şahin tanrı Haroeris'e adanmıştır. Haroeris aynı zamanda Büyük Horus olarak da bilinir. Tapınağın mimari yapısı alışılagelmişin dışındadır, çünkü tapınaktaki her şey ana eksen boyunca simetrik olarak düzenlenmiştir.

Tapınak geçen yüzyıllar boyunca özellikle Nil ırmağının taşmaları ve depremler sonucu tahribata uğramıştır. Ayrıca daha sonraki başka inşaatlarda kullanılmak üzere bu tapınağın taşlarından yararlanılmıştır. Tapınağın içindeki kabartmalardan bir bölümü burayı daha sonra kilise olarak kullanan Kıptiler tarafından silinmiştir.

Tapınağın girişindeki küçük bir müzecik de bu bölgeden çıkan bir timsah fosilini ziyaret ediyoruz ilkin, özet bilgilendirmede de söylendiği gibi bu tapınapın bir kısmı timsah tanrı Sobek için yapılmış. Mısır'da bütün Tanrı'lar iyi huylu değiller ve Sobek'de bu iyi huylu olmayan tanrılardan birisi.. Eski Mısır dönemlerinde bu bölgede gerçekten çok fazla timsah yaşıyormuş ve Mısırlılar Nil'den karşıya geçmek istediklerinde timsahlara yem olma tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlarmış bu nedenkle ona bir tapınak yapılarak kendilerini timsahlardan korumasını istemişler. Şimdi ise görebildiğimiz tek şey timsah fosilleri, gerçek timsahlar artık buraları terk etmişler çünkü soyları çanta ve ayakkabı olarak vitrinleri süslemeye başlamış.


Daha önce Karnak tapınağını gezerken de bahsettiğimiz gibi, Eski Mısır'da vergi sistemi de Nil'e bağımlı idi. Suyun yükselimine bağıntılı olarak tarım alanı da artıyordu ve vergilerde buna göre düzenleniyordu. Her tapınakta "birleşik kaplar sistemine göre çalışan ve suyun yükselme miktarını ölçen kuyular açılmıştı. Bu Nilometreler içerisinde en iyi durumda olanlardan biri Kom Ombo tapınağındadır. Rahipler Nil'in yükselme durumuna göre o seneki mahsüle uygulanacak verigleri belirliyorlardı. Bu şekilde düzenlenmiş bir vergi sisteminde ise vergi kaçırmak gibi bir durum söz konusu değildi. Vergilendirilmeyen tek gelir Mısır halkında olmayanların yaptıkları ve takas usulune dayanan ticaret idi.




Daha önce de bahsettiğim gibi tapınak sağlık merkezi olarak kullanılıyormuş, duvar rölyeflerine baktığınızda bunu daha net anlamak mümkün. Yan taraftaki rölyef üzerinde sağ tarafta gördüğünüz kadın bir çocuk doğuruyor örneğin, bu ve devam eden rölyeflerde doğum anı ve emzirme betimlenerek, hamile kadınların ve yeni doğan bakının nasıl yapılacağı anlatılmış. Yanlız anlamadığım şey acaba eski Mısırda kadınlar oturarak mı doğum yapıyorlardı yoksa ancak böyle mi betimlenebiliyordu.

Tapınak duvarlarına işlenen rölyeflerde tıp alanı ile ilgili betimlemeler bu kadar da kalmıyor, tıbbi operasyonlarda cerrahların günümüzde bile kullandıkları aletlerin benzerleri de yine bu duvar resimlerinde yerini alıyordu. Bu aletlerin sol tarafında ise yine hamile bir kadının betimlendiğini rölyefdeki kadının karnındaki şişlikten anlamak mümkün. Kom Ombo Tapınağı gerçekten Mısırlıların ne kadar ileri bir medeniyet olduklarını bir kez daha ispatlıyor bize.. Tüm bu bilgilere sahip bir medeniyete ait tıbbi ve bilimsel bilgilerin günümüze kadar korunamamış olması ve bir çok şeyin insanoğlu tarafından yeniden keşfedilmesi can sıkıcı aslında.. Bu güne kadar bulunabilen ve ayakta kalabilenlerden ancak onların elindeki teknolojinin boyutunu anlamaya çalışıyor ve şaşkınlığa uğruyoruz. Bir de gerçekten tamamı korunabilseymiş demek ki, şimdi uzay 1999 diye zamanında Tv lerde gösterilen ama 2009'a gelindiği halde hala erişelemeyen o teknolojiye şimdiye erişmiş olurduk kimbilir..


Kom Ombo tapınağı, Luxor ve Karnak tapınaklarından sonra gördüğümüz en etkiliyeci tapınak bence bu anlamda.. Tıbbi bilgilerin yanısıra Mısırlıların kullandığı takvim örneklerine de rastlamak mümkün tapınak duvarlarında. Bu takvimlerin işleyiş şekli ilk bakışta oldukça karmaşık gibi duruyor olsa da aslında çok basit bir mantığa dayanıyor. Yandaki rölyefin en sağında gördüğünüz yuvarlak, ters "U" harfi ve çizgiler, ayın günlerini temsil ediyor. Yuvarlak ay zaten, ters "U" on anlamında kullanılıyor, çizgiler ise "Bir". Yukarıdan aşağı sırayla takip edecek olursanız bu fotoğrafta ayın 25'inden 30'una kadar olan zaman dilimi gösteriliyor. Sağ tarafta ayın her gününe denk gelen hiyeroglifler ise sanıyorum ayın o günlerinde olacaklar ya da yapılacakları ifade ediyor, henüz hiyeroglif çözme becerisi elde edemediğimden onları size açıklayamayacağım maalesef, ama bu bir stok listesi olabilir diye düşünüyorum yine de.. Yani tapınağa ayın o günlerinde gelen hediye vb şeylerin tutulduğu bir listedir belki de bilemiyorum.


Kom Ombo tapınağının ardından yeniden gemimize dönüyoruz ve artık akşam yemeğimizi yiyip dinleneceğiz.. Gemi bizim binişimizle birlite Asuan'a doğru hareket edecek ve akşam saatlerinde Asuan'a varmış olacağız..


Orada görüşmek üzere..
Fasulye

GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (10)

Eğenceli bir gecenin ardından yorgun argın uyanıyoruz yeniden.. Bu günkü ilk durağımız ;

Edfu Horus Tapınağı

Edfu, güney Mısır'da Nil ırmağı kıyısında bir kenttir. Nil'in batı kıyısında Esna ve Asvan kentleri arasında yer almaktadır. Nüfusu yaklaşık 60.000 kadardır. Edfu'nun önemi dünyaca ünlü Edfu Horus Tapınağı'nı bünyesinde barındırmasıdır. Mısır'daki antik döneme ait tapınaklar içinde en iyi korunanı Edfu tapınağıdır. Tapınağın 50 m kadar batısında Tell Edfu olarak adlandırılan antik bir yerleşim yeri kalıntısı bulunur. Ayrıca kentin 5 km kadar kuzeyinde yedi küçük basamaklı piramit kalıntısı bulunmaktadır.

Bu tapınak önce Thutmosis III'ün ünlü mimar-rahip Imhotep'e yaptırmış olduğu tapınağın yerine Ptolemy III tarafından M.Ö. 327'de yaptırılmış ve tüm Mısır'daki en iyi korunmuş tapınak ve Horus için yaptırılmış.

"Horus : Horus gök tanrısıdır. isis ile osirisin oğludur. Horus, Mısır mitolojisinde şahin başlı tanrı, Firavunların bazı tasvirlerinde onları İsis"in kucağında görülebilir. Bu da firavunların dünya üzerindeki Horus olduğuna inanılmasındandır. Firavunlar kendilerini Horus"un yeryüzündeki cisimleşmiş halleri olarak gördükleri için Mısır"ın en önemli tanrılarından biridir. Firavunlar, Horus"un ismini kendi isimlerinden biri olarak alırlardı. Aynı zamanda Firavunlar Ra"nın takipçisiydiler, bu yüzden Horus aynı zamanda güneş ile de ilişkilendirilirdi. Güneş tanrısı olarak gösterimesi yanında Osiris"in oğluydu.

Kaynak ve detaylı bilgi için bkz. http://fatihozcan.com/21_icerik-gordugumuz-her-dusbatidan-doguya-bir-yolculuktur-.aspx"


Koruyucu Tanrı Horus’a adanmış olan Tapınakta, iyi korunmuş anıtsal bina, Mısır efsanelerini anlatan duvar kabartmaları ve ana sunak odasında Horus'un kayığı yer almaktadır.

Mısır'da ölülerin öte aleme geçişleri bir kayıkla betimlenirdi, karanlık sulardan geçip, ölünün sorgulanacağı Maat- Hakikat salonuna gidiş bu kayık aracılığı ile olmaktaydı. Sorgulanma bittikten sonra ise yine dümeninde Horus'un olduğu bu kayık ile yolculuk edilirdi.


Bu tapınakda diğer pek çok tapınakta olduğu gibi ilk Hristiyanlara ev sahipliği yapmış ve bazı duvar rölyeflerindeki yüzler bu nedenle zarar görmüş ve kazınmıştı. Yandaki duvar rölyefinde Horus'un kayığını görmek mümkün.

Tapınak çok kalabalık olduğundan kapalı alanlarında uzun uzadıya kalıp da rölyefleri incelemek pek mümkün olamıyor, bu nedenle daha çok dış avlulardaki rölyefleri inceleme fırsatı bulabiliyoruz.

Edfu tapınağından sonra yeniden gemimize döneceğiz ve bir süre yol aldıktan sonra Kom Ombo Tapınağını gezeceğiz..

Gemiye dönüp öğlen yemeğimizi yiyoruz ve Kom Omboya ulaşana dek Nil'in büyülü sularını ve kıyılarını izlemeye devam ediyoruz. Nil'in Mısır topraklarında akan kısmı üzerinde yanlış bilmiyorsan 4 baraj var, bu barajlar yapılmadan önce Nil sularının yüksekliği daha fazlaymış, ancak barajlarda tutulan su ile ne yazık ki su seviyesi azalmış. Ancak şu an ki haliyle bile Boğaziçinde köprünün olduğu yer kadar bir genişliği olduğunu tahmin ediyorum. İki kıyının suyun ulaşabildiği bölümleri yemyeşil iken, yerleşim bulunmayan alanalarda hemen çölleşme gözlenmeye başlıyor.. Nehrin Mısır'a nasıl hayat verdiğini zaten bu manzaradan anlayabiliyorsunuz. Nehir üzerinde sürekli hareket halinde olan gemilerin bir kısmı bizimle aynı yönde bir kısmı ise ters yönümüzde ilerliyor. Bunun sebebi turların bir kısmının bizimle aynı noktadan hareket ederek ilerlemesi, diğer bir kısmının ise bizim turumuzun son durağı olacak olan noktadan başlayarak kuzeye doğru ilerlemesi imiş.


Yüzen oteller dışında bir çeşit yelkenli tekne olan felukalara da rastlamak mümkün.. Turun ilerleyen günlerinde Nil'de gezme fırsatı bulacağımız bu tekneler rüzgarla hareket ediyorlar ve gerçekten çok güzel bir manzara oluşturuyorlar..

Kom Ombo'ya varıncaya kadar bu güzelliğin tadını çıkarmaya çalışıyoruz. Gemi ile yolculuk etmek gerçekten çok keyif verici, keşke turun başından sonuna dek nehir üzerinde ilerleyebilme şansımız olsaydı diye düşünüyor insan.. Ama Mısır'ın en güneyine indikten sonra yeniden uçakla Kahire'ye dönecek ve kaldığımız otelde bir gece daha konaklayacağız. Aslında bu şekilde Mısır'ı İskenderiye'den Sudan sınırına dek boydan boya dolaşmış olacağız, ama yine de uğrayamadığımız pek çok yer bizi bekliyor olacak.. Onlara da inşallah bir daha ki sefere diyoruz.. Çünkü bir hafta da ancak bu kadarı gezilebiliyor.

Gemimiz yavaş yavaş Kom Ombo'ya yanaşmaya başladı. Kom Ombo tapınağı diğerlerinden biraz daha farklı bir tapınak bunu tapınağın içinde gezerken daha iyi anlayacaksınız. Burası diğer tapınaklarıda olduğu gibi ibadet ve cenaze işlemleri dışında sağlık merkezi olarak da kullanılmış bir tapınak.

Fasulye

GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (9)

Evet nihayet gemi yolculuğumuz başlamak üzere.. Biraz sonra öğlen yemeğimizi yiyeceğiz ve geminin kalkış anını kaçırmak için hepimiz güverte de olacağız.. Yarın öğlene kadar hayat kaynağı muhteşem Nil üzerinde yol alıyor olacağız.. Hemen restoran katına inip hızla yemeğimizi bitiriyoruz ve güverteye doluşuyoruz. Herkes kendine şezlonglarda ve sandalyelerde bir yer ediniyor.. Motor sesini duymaya hazırız artık.. Heyecanımızın sebebi bir gemide olmak değil elbette sadece, Nil üzerinde büyülü bir yolculuk yapacak olamamız..

Sonunda motorun sesi duyuluyor ve gemi yavaşça sağa doğru hareket ederek diğer gemilerden ve limandan uzaklaşmaya başlıyor. Öğlen güneşi içimizi ısıtırken bu aynı zamanda hepimiz için bir dinlenme fırsatı.. Tur boyunca en sakin saatlerimizi geçireceğiz.. Ya da biz öyle hayal ediyoruz..

Bir süre yol aldıktan sonra varacağımız yer Esna. Esna'da diğer yerlerden farklı olarak bir tapınak ya da tarihi kalıntı yerine Nil'in havuz basamaklarından birini göreceğiz. Dünyanın en uzun nehri olan Nil üzerinde belirli bölgelerde gemileri yükselten ve alçaltan havuz basamakları yapılmış. Aslına bakarsanız Esna'nın yegane özelliği bu basamak havuzlarından birine sahip olması değil. Orada da bir tapınak yer alıyor, ama ne yazık ki Esna Tapınağı tur programımıza dahil değil. Sanıyorum bu tur boyunca Mısır'da gördüğümüz ve göreceğimiz yerler sadece en popüler olanları, onların dışında Mısır'da görülecek daha bir çok yer var.

Esna'ya varmadan önce Nil üzerindeki seyyar satıcılarla tanışma şansımız oluyor. Bir anda nereden çıktığını anlayamadığımız ve Mısır Yerel Kıyafetleri satan bir çok satıcı kayıklarla ortaya çıkıyor ve geminin yanına yaklaşıyor. O sırada hepimiz güverte de olduğumuzdan, ancak yukarıdan seyredebiliyoruz manzarayı. Zaten geminin güverte katından başka da bu satıcılarla iletişim kurulacak açılan bir pencere ve benzeri yok. Yani bir şey alacaksanız yukarıdan bağırarak bu işinizi halletmeye çalışacaksınız. Peki bu kadar yukarıdayken bu alışveriş nasıl olacak demeyin.. Kayıkçılar şaşkın bakışlarımız arasında kayığın ipini gemiye atıp bağlıyorlar önce kendilerini, böylece kürek çekmeye gerek kalmıyor ve gemi onlarıda beraberinde çekmeye başlıyor.. Sonra kayıkda ayağa kalkıp içeri doldurdukları elbiseleri sırayla güverteye doğru fırlatmaya başlıyorlar.

Elbiseler naylon torbalarda olmasına rağmen her an suya düşebilirler diye hepimiz panik halinde fırlatılan elbiseleri yakalamaya çalışıyoruz güverteden sarkarak. Oysa onlar bizden çok daha tecrübeliler, neredeyse hiç birini suya düşürmeden güverteye denk getirmeyi başarıyorlar ve bağırıyorlar "Ne kadar vereceksin...". Bu gece gemide Mısır yerel kıyafetleri giyeceğimiz bir eğlence var ve hepimizi birer kıyafet edinmek istiyoruz aslında, ama geminin içinde yer alan küçük çarşıda daha ucuza sanki diye düşünüyoruz bu kıyafetler. O nedenle aslında hiç birimiz alıcı değiliz.. Ama elimizde torbalar, aşağı doğru sarkarak adamlara laf yetiştiriyoruz. Biraz sonra Esna Asansör Havuzuna gireceğiz ve kayıklar gemiden ayrılacak.. Peki ama biz bu elimizdeki torbaları adamlara geri nasıl atacağız? Onlar kadar attığını vuran da değiliz üstelik. Adamlar biz alalım diye aşağıdan bağırıp durmaya devam ederken, biz torbaları onlarca kayıktan birine denk getirerek iade etme telaşındayız. Hepimiz bağırıyoruz.. Aslında çok çılgın bir görüntümüz var. Doğal olarak bir kısım elbiseyi suya atıyoruz, ama onlar büyük bir ustalıkla düşürdüklerimizi hemen topluyorlar. Ama hangi elbise hangi kayıkdan gönderilmiştiyi biz bile bilmiyorken acaba onlar bu geri atılan elbiseleri sonra aralarında nasıl paylaşıyorlar bilmiyorum. Ayrıca biz bu elbiseleri geri atmadan da Esna Havuz Asansörüne geçebiliriz o zaman ne yapıyorlar? Sanırım turistlerin güvenilirliğine inanmak zorundalar ya da bu riski göze alıyorlar. Ama Mısır'da yaşanması gereken en eğlenceli dakikaları geçiriyoruz biz sayelerinde.

Esna (Arapça: إسنا, Eski Mısırca: Iunyt ya da Ta-senet, Eski Yunanca: Latopolis), güney Mısır'da Nil ırmağı kıyısında bir kenttir. Nil'in batı kıyısında Luksor ve Edfu kentleri arasında yer almaktadır. Luksor'un 55 km kadar güneyindedir. Mısır'ın Kena ilinin önemli şehirlerinden biridir. Nüfusu yaklaşık 69,000 kadardır. Esna kentinin önemi Eski Mısır tanrısı Khnum'a adanan dünyaca ünlü Esna tapınağını bünyesinde barındırmasıdır.


Burada gemimiz her seferinde ikişer adet geminin alındığı küçük bir kanaldan geçmek için sıraya girecek. Nil üzerinde bulunan küçük çağlayanlardan biri varmış sanırım burda ve gemilerin yollarına devam edebilmeleri için asansör olarak tabir edilen havuzlar oluşturmuşlar. Gemi gideceği yöne göre bu havuza giriyor ya içine su doldurularak gemi yükseltilliyor, ya da içerideki su boşaltılarak gemi alçaltılıyor ve yoluna devam ediyor. Aslında geminin içindeyken bu alçalma ve yükselmeyi çok net olarak farkedemiyorsunuz. Ama yanınızdaki ters yöne hizmet veren kanala bakıp izlediğinizde gemilerin alçalıp yükselmeleri daha net görülebiliyor. Gemilerin kanala girişi kapıların kapanması ve suların yükseltilmesi veya alçaltılması işlemi yaklaşık olarak kırk dakika kadar sürüyor. Sonra hiç bir şey olamış gibi kapılar açılıyor ve gemiler yollarına devam ediyor.

Sakin olacağını düşüneceğimiz bir kaç saat de heyecan içerisinde tükeniyor böylece ve yavaş yavaş gün batmaya başlıyor.. Manzara muhteşem, hepimiz öylesine yorgunuz ki, ama bu gün batımını kaçırmak istemiyoruz.. Elimizde fotoğraf makinaları Nil'i ve manzarayı kaçırmadan kare kare yakalama telaşındayız artık.. Nil gerçekten çok sakin akan bir nehir, muhtemelen mevsim itibariyle aslında. Ama onun sakin ve huzurlu akışı bizi de huzurla dolduruyor. Güneşin yavaş yavaş uzaklaşmasıyla hava da serinlemeye başladı. Artık güverte de kalmak için daha sıkı şeyler giymemiz gerek. Zaten akşam yapılacak eğlenceye de hazırlanmamız gerek. O nedenle biraz dinlenmek ve ardından hazırlanmak üzere kamaralarımıza doğru ilerliyoruz. Gerçekten çok farklı bir gün oldu hepimiz için.. Akşam saatlerinde Edfu'ya varmış olacağız sanırım. Edfu daki tapınağı ancak ertesi gün sabah ziyaret edebileceğiz.

Akşam yemeğinin ardından güvertenin hemen alt katındaki eğlence salonuna doluşuyoruz. Bizim grup haricindeki diğer turist grupları ful kostümlüler ve bizden önce gelip fotoğraf çektirmeye başlamışlar bile. Bizde nedense kadınlar kostüm giyme konusunda daha hevesliyken, Türk erkeklerinin tamamı rehberimiz hariç günlük giysileri ile eğlenceye katılmayı uygun görmüşler.. Ne de olsa entari giymek Türk erkeğini bozar..

Gece gruplar halinde düzenlenen yarışmalarla başlıyor ve her grup kendi yarışmacısını desteklemek için bayağı çaba sarfediyor. Bir kısmı klasik otel animasyonu yarışmalarını çağrıştırsa da, Mısıra özgü bir yarışma ile heyecan doruğa çıkıyor. Sahneden yer alan yarışmacı grupları ikişerli olarak bekliyorlar ve kendilerine iki top tuvalet kağıdı veriliyor. Amaç diğerlerinden önce bu tuvalet kağıtları ile diğer arkadaşı mumyalamak.. Ama ne yazık ki tuvalet kağıtları mumya bezleri kadar sağlam değiller ve sürekli kopuyorlar.. Yapılan yarışmaların ufak tefek ödülleri de var, örneğin yarım saat bedava internet bağlantısı, yarım saat bedava bilardo, şarap ve benzeri şeyler.. Tüm yorgunluğumuza rağmen geceyi sahnede dans ederek bitiriyor ve ertesi sabah turumuza kaldığımız yerden devam edebilmek üzere kamaralarımıza çekiliyoruz..

Yarın hep beraber Edfu Tapınağını dolaşacağız..

Fasulye

16 Mart 2009 Pazartesi

GERÇEĞİN PEŞİNDE (10)

Sümer tabletleri ve Genesis arasındaki bağlantıyı incelerken her zaman olduğu gibi yüzümüzü yeniden Kuran'a döndürelim.. Aden Bahçeleri olarak tabir edilen yerden, Kuran'da da Adn Cennetleri olarak bahsedildiğini daha önce söylemiştik, bunun haricinde iki yerde de Süryanilerde olduğu gibi de Firdevs cenneti olarak da geçmeke olduğu bilgisinide atlamayalım istiyorum (bkz Kehf Suresi 107, Muminun Suresi 11).

Süryaniler (Aramiler): Ataları Aramilerden oluşan Ortadoğu'da yaşayan Semitik Hristiyan halk.

Aramiler Sami bir halktır, MÖ. 1. bin yılında Kuzey Mezopotamya ve Suriye civarında yaşamışlardır. M.Ö 10-8. yy larda Bu günkü Suriye ve etrafında çeşitli prenslikler kurmuşlardır.

Bu kısa bilgilendirmeden de anlayacağımız gibi Süryaniler Sümerlerden yaklaşık bin yıl sonrasına denk gelmektedirler ve tıpkı Tevrat'da olduğu gibi onlarda firdevs (aden) bahçelerinden haberdadılar.

Peki Sayın Eldem'in söylediği gibi Genesis ve Exodus'un başına sonradan eklenen yaratılış hikayesi ile ilgili bölüm nasıl oluyorda bu kadar farklı medeniyetlerin mitleri ile bu kadar çakışıyor ve yüzyıllar sonra Kuran'da yeniden gündeme geliyordu benzer bir şekilde, henüz buna bir cevap bulamadık.

Kuran'da anlatılan ilk insanın yaratılış hikayesi Tevrat ve Sümer tabletlerinde anlatılanla benzerlik göstermekle beraber, bazı farklılıkları da mevcuttur.

Bu farklılıkların ilki, Kuran'da Adem'in eşinden Havva ismi ile hiç bahsedilmemesi ve hatta bu eş için hiç isim zikredilmemesidir, ki kulaktan dolma inanç sistemine sahip bizlerden çoğunun bunun farkında olduğunu bile sanmıyorum. Çünkü hepimiz için standartlaşmış bir Adem ve Havva hikayesi vardır ve hepimiz bu hikayenin özünü bir şekilde biliriz. Ama Havva isminin Kuran'da hiç geçmiyor olduğunu pek çoğumuz bilmeyiz. Yanlış anlaşılmasın çok yakın bir geçmişe kadar ben de bilmiyordum ve farkettiğimde de gerçekten büyük bir hayrete düştüm. Çünkü bende hikayenin Kuran'da da Adem ve Havva olarak anlatıldığını düşünüyordum.

İkinci fark ise, Adem'in kaburga kemiğinden yaratılan bir kadından da bahsedilmiyor olmasıdır. Evet ilk insandan türetilen bir eş anlatılmakta, ancak bunun özellikle kaburga kemiği olarak nitelemesi yapılmamaktadır. Bu noktada kaburga kemiğinin diğer kemiklerden farkı ne olabilir düşüncesi geliyor aklıma ve anlatılanlarda Adem'in Tanrı tarafından bir uykuya yatırıldığı ve kaburga kemiklerinden birinden eşinin yaratıldığı ve bir kaburgasının eksik olduğundan da bahsedilmektedir. Eğer yeryüzünde yaşayan insan soyunun erkek cinsinden olanlarının bir kaburga kemiği eksik olmuş olsaydı o zaman bu hikaye çok inandırıcı olacaktı diye düşünüyorum.
Göğüs kafesimizi ve iç organlarımızın büyük bir kısmını koruyan kaburga kemiğinin bu hikayede tercih edilmiş olması gerçekten ilginç geliyor bana.. Bunula ilgili bir araştırma veya bilgiye rastlarsam sizinle paylaşacağım.

İlgimi çeken diğer bir nokta ise Kuran'da başlangıçta ilk insan yaratılırken herhangi bir cinsiyetten de bahsedilmiyor olmasıdır. Yani cinsiyeti olan bir insan, bir erkek yaratıldığına dair bir ifade yoktur. Ona bir eş yaratılır ama, onun da cinsiyetinden bahsedilmez. Başlangıçta kadın ve erkek diye bir ayırım söz konusu değildir yani.. Cenneten kovulmanın ardından cinsiyetler ortaya çıkar. Yeryüzüne halife olarak yaratılan Adem, ilk olarak Allah tarafından yeryüzü yerine cenette yaşamak üzerine yönlendirilir. Daha sonra kendisi ve eşinin şeytana uyması ile birlikte çirkin yerleri açığa çıkmış ve "aşağı" olarak nitelenen yeryüzüne gönderilmişler, ancak bu arada Allah'dan af dilemişler ve affedilmişlerdir ve bir süre yeryüzü nimetlerinden faydalanacakları ve orada ölecekleri buyurulmuştur kendilerine.

Araf Suresi

"(22)Nihayet onları kandırarak aşağı çekti. O ikisi ağaçtan tadınca çirkin yerleri kendilerine açıldı. Bahçenin yapraklarından yamalar yapıp, üzerlerine örmeye başladılar. Rableri onlara seslendi "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Ben size şeytan sizin için açık bir düşmandır demedim mi?"

"(23) Ey Rabbimiz, dediler, öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez bize acımassan elbetteki hüsrana uğrayanlardan olacağız."

"(24)Buyurdu "Kiminiz, kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belirli bir süreye kadar mekan tutmanız ve nimetlenmeniz öngörülmüştür"

"(25)Buyurdu "Orada hayat bulacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız"

"Kiminiz, kiminize düşman olarak inin.."le ne kastedilmiş olabilir anlamak da zorlandım doğrusu. Yani yeryüzünde insanlar arasında bir kargaşa olacağı mı söyleniyordu kendilerine.. Onlardan türeyecek olan soy bu nedenle mi hala birbirini öldürmek ve yok etmekle meşguldü bu kadar. Oysa henüz sadece Adem ve eşi vardı. Ayrıca hayat bulmadıklarına göre henüz bildiğimiz anlamda bir bedenleri de yoktu, peki o halde açığa çıkan çirkin yerleri bazı yerlerde kastedildiği ya da resimlendiği gibi cinsel organları mıydı, yoksa hakim olamadıkları egoları ya da nefsleri miydi?

Oradan çıkarıldıklarında yeniden cennete mi döneceklerdi? Tüm bu soruların cevaplarına ne yazık ki sahip değilim..

Sadece Isra Suresinin 60.ıncı ayetinde söylenenlerde bahsedilen ağacın cenneteki yasak ağaç olduğunu varsayarak, Allah'ın kendi sözleriyle bu duruma bir açıklık getirebiliriz diye düşünüyorum.

"Sana gösterdiğimiz o rüyayı da Kuran'da lanetlenmiş bulunan o ağacı da insanları sınamak dışında bir sebeple göndermedik - Isra Suresi 60"

Bütün bunlardan ayrı olarak, Kuran'da hikayenin başlangıcında bir iyilik-kötülük ağacı, ya da yaşam ağacından da bahsedilmez, sadece Allah'ın bu ağaçtan yemeyin demesinden bahsedilir. Aksi durumda da zalimlerden olursunuz ifadesi kullanılır. Bu ağacın mahiyeti ya da misyonu hakkında bilgi verilmez. Oysa Tevrat ve Sümer mitlerinde bu ağaçtan yediklerinde ölümsüzlüğe kavuşacakları ya da iyiyi kötüyü ayırdedebilecekleri ve böylece Tanrılar gibi olabilecekleri savından söz edilir.

"Ve Ademe şöyle buyurmuştuk "Ey Adem, sen ve eşin cennete yerleşin ve ondan dilediğiniz yerde, bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zulme sapanlardan olursunuz" Bakara Suresi 35/Araf Suresi 19

Ancak Kuran'da anlatılan öyküde de şeytan ortaya çıktığında hikaye benzerleşir.

"Derken, şeytan kendilerinden gizlenmiş, çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi :"Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız, yahut ölümsüzler arasına katılmayasanız diyedir" Araf Suresi 21

Yine buradaki ilginç bir nokta daha önce Burak Özdemir'in "Tanrı'nın Doğumgünü" adlı kitabında da okuduğum şekilde, şeytanın Allah'ın yarattığı insana meleklerle birlikte secde etmeye isyan etmesine kadar "İblis", daha sonrasında insanlarla yüzleştiği andan itibaren "Şeytan" adıyla anılmasıdır, yani adı İblis olan melek ya da cinin şeytanlığı bir görev olarak üstlenmesi ve Allah'ın "Din Günü"ne kadar insanları yoldan çıkarmaya çalışması için ona süre vermesidir. "Din Günü" geldiğinde şeytana uyanlar onunla birlikte bölükler halinde cehenneme gidecekler, diğerleri ise yine bölükler halinde cennete alınacaklar ve "selam"larla karşılanacaklardır.

Kuran gerçekten her okuyuşta biraz daha anlaşılır ya da daha karmaşıklaşır olmaya başlayan derin bir kitaptır. Zümer Suresinin 73.üncü ayeti aynen şöyle der; "Allah sözün en güzelini, birbirine benzer iç içe ikili manalar ifade eden bir kitap halinde indirmiştir".

Kitapta Tanrı'nın ağzından direkt söylenen sözlerde değil de, Zümer suresinden gösterdiğimiz ayette olduğu gibi özne olarak kullanıldığında daima "Allah" kelimesi kullanılır. Allah daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi Kuran'la gelen bir kelimedir.

Neyse Kuran'ın şifresini çözmek olmadığına göre amacımız biz yine konumuza dönelim ve yaratılış ve tufan hikayeleri ile devam edelim.

Kuran'da ilk insanın yaratılışı ile anlatılanlardan beni şaşırtan bir diğer konu da meleklerin Allah "ben kendime bir halife yaratacağım" dediği zaman verdikleri cevaptır.

"Bir zamanlar Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife atayacağım" demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı "Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysa bizler seni hamd ile tespih ediyoruz, seni kutsayıp yöneltiyoruz" Allah şöyle dedi "Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim" - Bakara Suresi 30

Dikkat ederseniz melekler bir halifeden bahsedildiğinde "bozguncuk yapan" ve "kan döken" birinden bahsetmektedirler. Peki Adem ilk insandıysa, o halde daha önce bir örneği olmamış olması gerekmez mi? Bu durumda nasıl oluyorda halife dendiğinde melekler bu cevabı veriyorlar? Ya da Ademden önce yeryüzüne atanan ve belki de insan soyundan olmayan bir halife mi vardı? Bu konuyla ilgili detaylı bir bilgiye ulaşamadım, ulaşabilen olduğunu da pek sanmıyorum açıkçası. Sadece bazı düşünürlerin Adem'in ilk insan değil, ilk peygamber olarak kabul edilmesi gerektiğine dair düşüncelerini duydum. Zaten gündemde olan Darwin'ci görüş kargaşasında siz de benzer görüşler okumuş olmalısınız, ama konumuz bu olmadığı için bu polemiğe de dahil olmak istemiyorum şu aşamada.. Ya da amacım bu değil diyelim..

Sonuç olarak yine Burak Eldem'in iddia ettiği gibi Exodus ve Genesis'in Sümer Tabletleri ile uyumunu kabul ediyor, ancak bunların kopyalama yoluyla Tevrata aktarılmış olduğu iddiasını kabul edemiyorum ne yazık ki.. Bana göre Tevrat'da Kuran gibi indirilmiş bir kitaptır. Her ne kadar deformasyona uğradığı iddia edilse de, Kuran ile örtüşen pek çok anlatımı bulunmaktadır. Bu nedenle tümüyle kopya edilmiş olması bana inandırıcı gelmiyor.

Belki Allah'ın varlığını redetmediğim için böyle olduğunu düşünenleriniz olabilir, yani Kuran'ında değiştirilmiş ya da kopya edilmiş olabileceği olasılığını göz ardı ediyor olabilirim. Bu konuda kendimi nasıl ikna ettiğimi anlatırsam belki düşünce yapıma biraz açıklık getirmiş olabilirim kendimce..

Kuran da yaratılıştan bahsedilirken sadece ilk insanın yaratılışından değil, her insanın yaratılışından da bahsedilir. Şöyle ki bir meni olarak başlayan yolculuğun, bir embriyoya dönüşmesi ve ardından şekillenmesi açık bir ifadeyle ve aynen meni ve embriyo kelimeleri kullanılarak pek çok ayette anlatılır. Kuran'ın indirildiği devirlerde tıbbın ancak yeni keşfine vardığı bu gerçeğin, bir ya da bir grup insan tarafından biliniyor olması ve bu kadar kesin bir dille anlatılıyor olması bana pek inandırıcı gözükmemektedir. Ancak şu da var ki Eski Mısırlıların sperm ve spermin şekli hakkında bilgi sahibi olduklarını Luxor Tapınağı duvarlarında gözümle de görmüş bulunmaktayım. Yine de Kuran'da sürecin tüm detayları ile veriliyor olması çok şaşırtıcı geliyor bana (bkz Mumin Suresi 67) Hatta Alak Suresinin isminin anlamı direkt olarak Embriyo ve pıhtı anlamına gelmektedir ve bu sure yeryüzüne inen ilk suredir.

Dönelim yeniden Burak Eldem'in Mardukla Randevu isimli kitabında bahsettiklerine.. Sayın Eldem'de ilerleyen bölümlerde Sümer mitleri ve Tevrat'ın benzerliklerini anlattıktan sonra aşağıdaki ifadeleri kullanır.

"Ancak İbrani inanç sisteminin bütünüyle Mezopotamya (ve kısmen Mısır) kaynaklı temalar ödünç alınarak oluşturulduğunu ileri sürmek de, çok doğru sayılmaz ; en azından biraz ekesik bir yaklaşımın altını çizer böyle bir varsayım. Kuzey Suriye'den Sina'ya dek uzanan alan içinde dağınık ve parçalı bir görüntü sergileyen Batı Semitik kabile ve topluluklar, aslında hem dilbilimsel hem de tanrıbilimsel anlamda "Elohim" kavramının çekirdeğini içeren bir tapınımı binlerce yıldır sürdürüyorlardı. Başlangıcı net olarak belirlenemeyen ve bugün genel olarak "Kanan/Ugarit mitolojisi" içinde değerlendirilen bu tapınımın, Sümer kent devletlerinin ortaya çıkmasının öncesinde bile var olduğu, en yeni arkeolojik bulgularla yavaş yavaş gün ışığına çıkmaya başladı. Kuzey Suriye'de, Türkiye'nin güneydoğu sınırına oldukça yakın bir noktada bulunan Tel Hamoukar adlı kazı alanında çalışan arkeologların 2000 yılının Mayıs ayında ajanslara duyurdukları haberler neredeyse Yakındoğu tarihini değiştirecek nitelikte :

"Kuzeydoğu Suriye'de ortaya çıkarılan yerleşim, bugünün Hamoukar köyünün yakınlarında ve çevresinde kurulmuş. Araştırmacıların Tel Hamoukar adını verdikleri antik kent ilk kez İ.Ö. 4000 ile 3700 yılları arasında inşaa edilmiş ve yaklaşık 500 dönümlük bir alana yayılıyor" 22 Mayıs 2000 tarihli Reuters Haberi

Chicago Üniversite'sinin Doğu Enstitüsü'nden McGuire Gibson'a göre bu bulgu "uygarlığın başlangıcı ile ilgili düşüncelerimizi daha eski tarihlere göre geri çekmeye" zorluyor bilim adamlarını. Hamoukar'da yazının izlerine rastlanmasa da, gelişmiş bir kent yaşamı, zanaat ve en önemlisi köklü bir inanç sisteminin izleri var." Burak Eldem Mardukla Randevu Sayfa 92

Yine internet üzerinde konu ile ilgili bulduğum bir diğer yazıda ise aşağıdaki bilgilere yer veriliyor.

"En eski uygarlık

Suriye’den ve Chicago Üniversitesi’nden kazı ekipleri, porselenden arslan, leopar, ayı ve at heykelcikleri yanında çömlekler ve 7 bin adet boncuk çıkardılar. Bulunanlar, insanı, ‘"medeniyetin beşiği’’ denilen Fırat ve Dicle arasında nasıl geliştiğini yeniden düşünmeye yöneltiyor. Babilon ve Mezopotamya kurulduğu bu bölgede, bilinen en eski uygarlık olan Sümerler’in M.Ö. 3500’de yaşamıştı. Hamoukar kentinin ise M.Ö. 6000 ve 4000 arasında kurulduğu düşünülüyor.

Kürtçe'de anlamı var

Kentin ismi de gizemle dolu. Kürtçede Hamoukar; ‘’kulaksız adam’’, “sağır adam” anlamına geliyor. Sümercede ise, “ekonomik merkez” veya “işmerkezi” anlamı da taşıyor. M.Ö. 4000 yılına kadar dayanan Hamoukar, Batılı arkeologlar için yeni bir çalışma bölgesi. Son 150 yıldır periyodik olarak kazılar yapılmasına karşın, ilgi patlaması Körfez Savaşı ve Irak’a ambargo sonucu arkeologların Suriye’ye geçmesi ile başlamış. Hamaukar, Irak sınırına bir kaç kilometre uzaklıkta.

Daha geniş bilgi için bkz .http://www.evrensel.net/00/07/05/toplum.html#2

Hamoukar kazı alanı fotoğrafları için bkz http://www-news.uchicago.edu/releases/photos/hamoukar/

Chicago Universitesi Araştırma Projeleri Sayfaları için bkz http://oi.uchicago.edu/research/projects/ham/"

Kitabın ilerleyen bölümleri Genesis'i incelemeye devam ediyor, bizde tezlerimizi şimdilik bir kenara bırakarak Burak Eldem'in araştırmalarını inceyerek kendi yolumuza devam edeceğiz. Ama en azından bu noktada Sümerlerden önce de bu mitlere sahip başka gelişmiş medeniyetlerin izlerine de rastlayabileceğimizi öğrenmiş olduk, dolayısıyla bu mitlerin çok daha önceleri Tanrı tarafından insanlara bildirilenler oldukları tezini yıkacak bir kanıta da erişemedik.

Aslına bakarsanız eğer Mardukla Randevu kitabı gibi Exodus ile değil de Mu ve Atlantis kıtaları ile yola çıkmış olsaydık benzer yollarda kesişeceğimiz inancına sahibim her nedense.. Bunca tarihçi, din ve dilbilimci ve hatta arkeoloğun çözemediği ya da parçalarını birleştiremediği bir hikayeyi biz kuracak ya da kurgulayacak olmasak bile, yine de kendimizce sorularımızı sorarak, kendi kurgularımızı Kuran'da da bu kurgulara benzer izler arayarak ilerlemeye devam edeceğiz. Belki tarihçiler ve arkeologlar yeni kazı ve bulgularla bundan yıllar sonra bizi aydınlatmayı başaracaklar ve belki bir gün kutsal kitaplarda anlatılanlara dair somut kanıtlarımız olacak, ama o zaman dek ancak diğerleri gibi tarihi kurgulamaktan ve kurcalamatan ötesini yapamayız.. Yine de insanın kendini ikna etmesi ihtiyacından yola çıkarak araştırmacıların vardıkları sonuçları kendimizce değerlendirmemizde bir sakınca görmüyorum. Neticede amacımızı tarihi yeniden yazmak değil sadece merakımızı gidermek..

Sevgiyle Kalın
Fasulye

12 Mart 2009 Perşembe

BENİM KİTAPLARIM, OTUZ İSİM OTUZ KÜTÜPHANE

Ikarus'tan sonra bloguma yepyeni bir yazar daha konuk ediyorum sevgili arkadaşlar.. KİBELE... Kendisi aynı zamanda bir ressam.. Bir kitap tanıtımını içeren bu yazıyı umarım sizlerde benim kadar keyifle okursunuz.. Bundan sonra kendisini Kibele'nin Köşesi bölümünde konuk edeceğim.. Yeni yazılarda buluşmak üzere sevgili Kibele'ye hoş geldin demek istiyorum..

Fasulye


BENİM KİTAPLARIM, OTUZ İSİM OTUZ KÜTÜPHANE

Yazar : Sema Aslan
Ocak 2009
Doğan Kitap
Söyleşi

Yazar, kütüphaneler üzerine kendi anılarından, düşüncelerinden ve önceki çalışmalarından yola çıkarak, bu kitapta okuyucuya otuz kitapseverin çok değerli kitapları barındıran, kişisel kütüphanelerini, fotograflarıyla birlikte tanıtmış. Kitapseverlerle yapılan söyleşiler üzerinden, onların çalışma üsluplarını keşfetmeye çalışmış. Kitapların ağırlandığı raf, oda ve evler de anlatının önemli bir parçası olmuş. Ayrıca herkesin, kendileri için özel anlamı olan bir kitabı-dökümanı arayış öyküsünün de eklenmesi, kitabın sürükleyiciliğini artırmış.


Kitaba eklenen, otuz maddelik Sahaf Terimleri Sözlüğü’nden birkaç terim;

Raf bekçisi : Kolay satılmayan yayın.
Kümmi kitap : Eni dar, boyu uzun kitap.
Yorgun : Çok kullanılmış kitap.
Tuğla gibi : Çok kalın kitap.

En ilginci ;
Küp kapağı : Oldukça kalın, içeriği önemsiz kitap.

Kitaptan kısa notlar ;

Adalet Ağaoğlu ilk okuduğu kitapları hala saklıyormuş. “ Hakikat “, Emile Zola, 1929. “ Don Kişot “, Cervantes, 1906. Kütüphanesinde ağırlık tiyatro kitaplarındaymış.

Ali Poyrazoğlu, “ Okumadan uyuyamıyorum, okumadan uyanamıyorum”, demiş. En güzeli, her yerde kitap okuyabiliyormuş. Seyahata çıkarken kitap çantasi da hazırlıyormuş. Vazgeçemediği kitabı , “ Küçük Prens “ miş. Aile eczanesine gelen hastalara dedesi, ” ruhuna iyi gelir“, diyerek kitap hediye edermiş.

Selim İleri, arada evin içinde kitap kaybedip, birkaç kez aynı kitabı satınalabiliyormuş. Çünkü evin her tarafı kitaplıkmış.

Halit Refiğ, çok düzenli bir kütüphaneye sahipmiş ve kitaplarının yerlerini ezbere biliyormuş. Evin kedisi kitaplara saygılı ama papağanı onları yemekten sabıkalıymış. Halit Refiğ’in halen devam eden arayış öyküsü, pek bilinmeyen bir yazarın, Herbert J.Muller, kitaplarıyla ilgiliymiş.

Prof.Dr.Zafer Toprak yüz yirmi bin civarında kitabıyla tahminen Türkiye’nin en geniş özel kütüphanesine sahipmiş . Kitapların hepsi, toza karşı naylonla kaplı ve kayıtlıymış. Üstelik kaplama ve kayıt işini kendisi yapıyormuş . Kitaplarını sigortalatmak istemiş ama yaptıramamış. Türkiye’de böyle bir uygulama yokmuş. Kütüphane almaya gittiğinde, kendisine salon büfesi gösterildiği için, kütüphaneleri kendi tasarlayıp, yaptırıyormuş. Otuz yıldır aradığı ve ancak kısa bir süre önce bulabildiği kitap, Atatürk’ün 1922’de yayımlanmış halkçılıkla ilgili bir kitabıymış.

Ve bu biçimde sürüp giden, okuması çok keyifli ve değişik boyutlarda bilgilendirici, farklı bir kitap.

11 MART 2009 Çarşamba
Kibele

10 Mart 2009 Salı

GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (8)

Gemide ilk gecemizin ardından, yine sabah erkenden kalkıyoruz. Gemi daha hareket etmedi. Luxor'da ziyaret edeceğimiz son tapınak olan Karnak tapınağınıda gezip geldikten sonra yola çıkacağız.. Luxor Tapınağı gemimizin demirlediği limana çok yakın olduğundan yürüyerek gidip gelmiştik. Ama Karnak o kadar yakın değil ne yazık ki.. Ama bu sefer otobüsle değil, faytonlarla gideceğimizden hepimiz heyecanlıyız.. Gemilerin içinden geçip limana ulaşıyoruz ve bizi bekleyen bir dizi faytona sırayla yerleşiyoruz. Bizim sürücümüz Ali Baba, uzun entarisi ve sarığı ile bir masal kahramanını andırıyor. Henüz sabah erken bir saat olduğundan ve açıkta yolculuk edeceğimizden sarınıp sarmalanmayı ihmal etmiyoruz. Mısır'da hava çok değişken.. Öğlen saatlerinde sıcaktan yanarken akşam ve sabahları hemen serinlik başlıyor. Bu nedenle sıcakladıkça üzerimizdekileri teker teker çıkarıp, sonra yine giymeye başlıyoruz.


Faytonlarda yerlerini alanların sürücüleri Karnak tapınağına doğru yola devam ediyor. Luxor şehrini sabahın erken saatinde gözlemleme şansımız oluyor bu arada.. Fırınlarda bazlama benzeri sıcak ekmekler kamyonlara yükleniyor, esnaf çoktan dükkanını açmış.. Ben hayran hayran sağıma soluma bakınırken Ali Baba birden yanına oturmam için işaret ediyor. Sürücünün yanında yolculuk etmeye hayır diyemeyeceğimden hemen oraya geçiyorum. Bir süre gittikten sonra, bu defa atların yularını elime tutuşturuyor, yok yapamam, edemem diye söylensemde o gayet sakin yuları elime tutuşturup etrafı seyre dalıyor. Aslında atlar kendi kendine gidiyor olsa da yine de birden kontrolü almanın huzursuzluğunu yaşıyorum. Bir süre böyle yolculuk ettikten sonra, yuları geri alıyor ve eliyle bahşiş işareti yapıyor. Hepimiz gülmeye başlıyoruz. Bunu başından akıl etmemiz gerekirdi. İstediği bahşişi veriyoruz. Bir süre gittikten sonra bu defa duruyor ve fotoğraf makinamızı istiyor. Artık biliyoruz sonunda bahşiş isteyecek. Aynen beklediğimiz gibi oluyor faytonda bir resmimizi çekip yine aynı hareketi yapıyor. Yine bahşişini veriyoruz. Bu arada Ali Baba ile sohbet başlıyor. Ali babanın 5 tane çocuğu var ve bir tane karısı. O kadar yeter diyor. Mısır'da bütün esnaf kendini kurtaracak İngilizce'ye sahip, bu nedenle hiç zorluk yaşamıyoruz.


Ve nihayet tapınaktayız...Ali baba dönüşte yine bizi alacak, o nedenle karıştırmamak için faytonun üzerindeki numarayı ezberliyoruz.


Karnak Tapınağı


Karnak aslında bitmemiş bir tapınaktı.Her firavun kendinden önceki firavunun yaptığı eklemelerden çok fazlasını yaparak büyük ve görkemli bir tapınak halini almıştır ve her firavun kendinden birşeyler katmak istemiş ve böylece Karnak'ın yapımı 2000 yıldan fazla sürmüş. Karnak Tapınağı ayrıca hem Mısır tarihi hem de mitolojisi hakkında önemli bilgiler vermektedir. Ayrıca Karnak Tapınağı'nda birçok firavunun izine rastlamak mümkündür.Hem de Karnak'ta arkeologlar birçok kazı yaparak bu kazılarda önemli bulgular elde etmişlerdir.
Karnak'ın süsleme sanatı kabartmadan çok kazımadır. Hipostil salonunda yaklaşık 134 sütun vardır. Karnak'ta 8000 adak taşı, 450 heykel ve 10'a yakın sfenks bulunmuştur.

Dünyadaki en büyük antik dini mekân olan Karnak tapınak kompleksi büyük bir açık hava müzesidir.


Tapınağın girişine geldiğimizde rehberimiz bize bir liman olduğu sanılan yerdeki taş blokları gösteriyor, demek ki bir zamanlar burası nehir kıyısında idi. Kısa bir sfenksli yoldan geçerek tapınağın girişine geliyoruz. Giriş'in ardından yine büyük bir avlu karşlıyor bizi. Avlunun kenarlarında yükselen sutunlar ve duvarlarda tıpkı Luxor tapınağında olduğu gibi rölyefler bulunuyor. Avlunun girişte sağ tarafta bulunan bölümü yine bir dizi sfenksden oluşuyor. Bu sfenksler Anıtkabirdeki aslanlı yolu çağrıştırıyor bana, ama bunlar aslan başlı değiş koç başlılar, tıpkı tapınağın girişindekiler gibi. Yani onlar büyük ihtimalle koç başlı tanrı Khnum'u temsil ediyorlar. Ancak bir kaynakdan okuduğuma göre de tanrı Amon'u temsil ediyorlarmış bu nedenle çok emin değilim. Ancak burası aynı zamanda Amon Tapınağı olarak da anıldığına göre ikinci verdiğim bilgi daha doğru olabilir.

Tapınağın hemen girişinde bulunan avluda toplanıp rehberimizin bize anlattıklarını dinlemeye başlıyoruz. Bulunduğumuz alanın sol tarafında tapınağın bu bölümüne ait şapeller yer alıyor. Karnak tapınağında rehberimizin ilk dikkatimizi çektiği şey tapınakda bulunan sütunların başlarının şimdiye dek görmüş olduklarımızdan daha farklı olması. Daha önce gördüklerimizin başları standart olarak papirus demeti ya da lotus çiçeği şeklindeydiler.. Oysa buradakiler artık farklılaşmış ve daha çok bir ağaç tipi verilmiş olmakla beraber diğer tapınaklardaki gibi standart bir yapıda değil, neredeyse her biri farklı yapılarda oluşturulmuşlar ve bir bütünlük sağlamıyorlar. Rehberimiz bize güneye doğru gidildikçe değişim gösteren bu farklı yapıya grekoromen tarzında olduğunu söyledi.. Bundan sonra göreceğimiz tapınaklarda da aynı tarza sık sık rastlayacakmışız.

Geniş avludan geçip daha içeri doğru ilerlediğimizde yine Luxor tapınağındaki gibi sutunlu bir yola girdik.

Karnak tapınağı kopleksi dışarıdan bakıldığında Luxoru andırıyor olsa da kuruluş düzeni ve detayları açısından Luxor'dan oldukça farklı bir tapınak.








Bu sütunlar yine diğer tüm tapınaklarda olduğu gibi Nil'i temsil eden ve ana sunağa giden yoldaki palmiye ağaçlarını tasvir ediyorlar. Bulunduğumuz koridorun orjinalinde üzeri kapalıymış ama günümüze ancak bu şekliyle gelebilmiş. Koridorun sağında ve solundaki sütunlar farklı yükseklikte tasarlanmışlar, böylece bu bölümün üzeri kapalı olduğu dönemlerde kalan boşluklardan günün her saatinde içeriye gün ışığının girmesi sağlanmış. Mısır'lı mimarlar gerçekten birer dahiymiş diye düşünmekten alamıyor insan kendini bunları öğrendikçe..

Bu alana yanlış bilmiyorsam Hipostil Salon deniyor. Herbiri 24 metrelik 12 devasa kolondan oluşan bir salon ve yanlarda bulunan 7 koridor ile beraber kolon sayısı 134'e ulaşıyor. Salonun tamamlanması Seti I ve Ramses II döneminde olmuş. Burası dünyanın en büyük hipostil yapısı olarak da kayıtlara geçiyor.



Hristiyanlığın ilk yayılmaya başladığı dönemde, gizlenme ihtiyacında olan Hristiyanlar bu tapınağın içinde gizlenmeye başlamışlar. Tapınağın günümüzde üzeri kapalı olan bölümlerinde saklanarak hayatlarını sürdürürken ne yazık ki içeride ateş yaktıklarından bu gün tapınağın kapalı kısmının tavanı isden simsiyah olmuş duruma, ayrıca tek Tanrı inanışlarından dolayı, tıpkı bizim insanımızın Kapadokya ve Ihlara vadisindeki duvar resimlerinin yüzlerini kazıdığı gibi, onlarda tepkisel olarak buradaki binlerce yıllık duvar rölyeflerinin yüzlerini kazıyarak ve darbelerle oldukça zarar vermişler.



Karnak tapınağı gerçekten içinde bir kaç gün oyalanılacak kadar büyük bir tapınak.. Tapınak boyunca ilerlediğimizde bu defa Kutsal Göl ile karşılaşıyoruz bu göl rahiplerin ayin yapmadan önce yıkandıkları bir göl ve Nil'in suları ile dolu.. Tapınaklarda aynı zamanda bu tür göl ve Nil'den çekilen sularla oluşturulan göletlerle nehrin yükseksiliği de ölçülüyor. Peki neden ölçüyorlar nehrin yükseksiliği, sebebi vergi sistemi.

Mısır halkı suların yükseldiği ve bereketli ekim alanlarının suların altında kaldığı dönemlerde piramitlerin vebenzeri yapıların inşaatında çalışıyor ve sular çekilipte arazi ekilmeye uygun hale geldiğinde ise ekin alanlarında, ancak bu ekin alanları Mısır'daki diğer herşeyin olduğu gibi firavuna, yani devlete aitler. Dolayısıyla Mısır'lı olmayanlar dışında kalan herkes bu sistem üzerine bir çalışma hayatı kurmuş durumda, ya firavun için tapınaklarda ya da yine firavun için tarlalarda çalışıyorlar. Tarlaların mülkiyeti firavuna ait olmakla beraber üzerindeki ekinler tarlayı işleyene ait oluyor, ancak bu ekinden devlet de payını alması gerektiğinden bir vergi sistemi oluşturuluyor ki, bu sistemde vergi kaçırmak pek mümkün değil.. Firavun adına bu işin yönetimini üslenen rahipler tarlaların yerlerini ve suların yükselme oranına göre hangi tarlada hangi tür ürün ekilebileceğini ve hasılatı önceden bilebiliyorlar. Dolayısıyla ölçtükleri nil sularının yüksekliğine göre tarla ekicilerinden hangi dönemde ne kadar ürünü vergi olarak alacakları da onların uzmanlık alanı. Böylece kimsenin vergi kaçırmak gibi bir durumu söz konusu olamıyor.

Mısır'da ticaretle uğraşanlar sadece Mısırlı olmayanlar, ticaret de o donemde takas usulu yapılıyor ve devlet bu alış verişden herhangi bir vergi talebinde bulunmuyor.

Neyse biz dönelim yeniden kutsal gölümüze, daha öncede dediğimiz gibi rahipler ayin öncesi her sabah bu kutsal gölde yıkanıyorlar ve ondan sonra ayinlerine başlıyorlar. Kutsal gölün hemen önünde bir Scarbe (bok böceği) heykeli yer alıyor. Scarbe Mısır'da kutsal bir böcek.

Bok böcekleri (Skarabe) eski Mısır’daki en yaygın sembollerden biridir. Mısır geleneğinde farklı bağlamlarda, üç değişik anlamda kullanılmış olan sembolün simgelediği anlamlar şöyle açıklanır:

Ra’nın “khepre” şeklini temsil eden kullanımlarında kozmik evrenin meydana getirilişini simgeler. Bu böceğin üreme biçimi, kendi kendini doğuran, daha doğrusu kendi kendinin nedeni olan yaratıcı güç “Phtha”nın evrendeki kozmik nesneleri şekillendirerek oluşturmasını temsil eder. Burada söz konusu olan güç, yoktan var eden değil, “var edilen”i biçimlendiren bir güçtür. Mısır’ın hiyeroglif yazısında “olmak”, daha doğrusu “verilen biçimi alarak varlık haline dönüşmek” anlamına gelen “hpr” ya da “kheper” fiili ayakları açık bir skarabe ile yazılır. İlah Khepra’nın adı da bu fiilden türemiştir.


Güneş ile birlikte kullanımlarında, Güneş Sistemi’nin kendisine yaşam veren, kendisini yöneten Sirius Sistemi ile ilişkisini simgeler. Böceğin yumurtalarını koyduğu ve itme gücüyle yuvarladığı küre, kozmozda bir güçle yuvarlanıp giden bir ateş küresi olan ve tohumlarını Sirius’ten alan Güneş’i simgeler. Sembolün bu anlamdaki kullanımında, sembole genellikle Güneş’i simgeleyen bir diskin eşlik ettiği görülür.

Ölüm ve ölüm-ötesi konularıyla ilgili olarak kullanımında ise reenkarnasyonu simgelemek üzere kullanılırdı. Bununla birlikte skarabenin eski Mısır’da aynı zamanda bir tür muska olarak da kullanıldığı bilinmektedir.

Kadim Mısır'ın bu kutsal böceği, günümüz dünyasının bile en geçerli tılsımlarından biridir. Kadim Mısırlılar onun yaratılış, erkekliğin tartışılmaz gücü, üreme, bilgelik, reankarnasyon, ölümsüzlük ve yenilenmeyle özdeşleştirmişlerdir. Bokböceği tılsımı hemen hemen dört bin yıllık bir faal yaşam süresi gösteren ve dünyadaki tılsımların içinde en uzun bir geçmişe sahip olanıdır. Bugün bokböceği simgeli yüzük, küpe ve broşlar uğur olarak hala kullanılmaktadır.

Kutsal gölün hemen yanında dinlenme amacıyla yapılmış küçük bir cafe ve yanında ufak çaplı bir pazar var, biraz orada oturup soluklanıyor ve bir şeyler içiyoruz. Ardından fotoğraf çekmek amacıyla tapınağın içinde bağımsız olarak bir süre daha dolaşmamıza iznimiz var. Dönüş yine geldiğimiz yoldan olacak. Tüm sütun ve kalıntıları bir süre daha hayranlıkla izledikten sonra buluşma noktamız olan tapınak kapısına doğru ilerlemeye başlıyoruz. Ali baba bizi orada bekliyor.



Bundan sonraki durağımız gemi ve ertesi gün öğlene kadar yol almakta olan gemimizde olacağız. Bu bizim içinde bir dinlenme fırsatı olacak..


Geminin kalkış anı ve muhteşem nil yolculuğunun başlangıcı bir daha yazıya..



Sevgiler
Fasulye

GİZEMLİ MISIR GÜNCESİ (7)

Hatşepsut'un muhteşem tapınağının ardından otobüslerimize, bu defa turun bundan sonraki bir kaç gününü geçireceğimiz gemimize gitmek üzere biniyoruz.. Tam dört gece yaşam kaynağı Nil'in üzerinde uyuyacağız..

Gemideyiz...

Limana geldiğimizde resimde gördüğünüz gibi limana paralel dizilmiş pek çok gemi olduğunu görüyoruz. Bunlar Nil'in yüzen otelleri.. Gemilerin bu şekilde dizilmesi ile kıyıya daha çok gemi yanaşabiliyor ve siz en arkadaki gemiye geçebilmek için öndeki diğer gemilerin içinden geçmek zorunda kalıyorsunuz. Yani bir çeşit köprü görevi yapıyorlar aynı zamanda. Eğer en baştaki gemide iseniz şanslınız, aksi durumda her birinin çift tarafa da açılan kapıları olan lobilerinden geçerek kendi geminize erişmeniz gerekiyor ve hepsi birbirine benzediğinden başlangıçta kendi geminizin lobisine geldiğinizi anlamakta biraz zorlanıyorsunuz. Otobüsten indiğimizde bir çok gemi arasından hangisine bineceğimizi anlamakta zorlandık bizde bu yüzden..

Limandan ilk gemiye geçtikten sonra, kendi gemimize gelene kadar sanırım dört ya da beş geminin içinden geçtik.. Gemiler ilk bakışta şu vahşi batı filmlerinde gördüğümüz kumar oynanan nehir gemilerine benziyor olsalarda bunların arkasında onlar gibi büyük su çarkları yok... Gemiye ilk girdiğiniz de, ufak bir lobi ve resepsiyon ile karşılaşıyorsunuz. Lobinin sağında ve solundaki koridorlardan o kattaki kamaralara geçiliyor. Lobinin alt katında restoran yer alıyor. Üstteki katta ise ufak bir çarşı ve yine sağlı sollu koridorlara ayrılmış kamaralar var. Bir üstteki kat gemide düzenlenen geceler ve etkinlikler için ayrılmış bar havasında büyük bir salon.. Onun üstü ise geminin küçük havuzunu barındıran güverte.. İsterseniz güvertede mayonuzu giyip güneşlenebiliyorsunuz. Ayrıca yine güvertede oturup dinlenmeniz içinde üzerinde çardak olan bir oturma alanı var. Özetle dört katlı yüzen bir otelin içindeyiz.

Kamaralarımız oldukça ferah, bizim ki hemen lobi katında olduğundan restorana ve giriş kapılarına ulaşmak oldukça kolaydı. Küçük bir banyo, televizyon, telefon ve bir otel odasında aradığınız her türlü konfora sahip. Kamaramız yuvarlak penceresinden şimdilik önümüze başka gemi yanaşmadığı için harika bir Nil manzarası görünüyordu.. Yemekten sonra dinlenmek için bir süremiz olacağından, bu vakti boşa harcamamak için kamarada fazla oyalanamadan restorana indik. Bu arada her yerinde sigara içmeye alıştığımız Mısır'da, kamaralarda sigara içmek yasak olduğunu öğreniyoruz, çünkü kamaraların camları açılmıyor ne yazik ki...

Restoran, geminin en alt katı olduğundan sanırım biraz kasvetli, koyu renk mobilya ve masa örtüleri var. Ama bu turda kimse lüks peşinde değil zaten, hepimiz daha çok göreceğimiz yerlerin heyecanındayız. En alt katta olduğumuzdan dolayı masalardaki yerlerimize oturduğumuzda su seviyesinin altında kalıyoruz. Pencereden dışarıyı görebilmek için ayağa kalkmamız gerekiyor. Nil'in su seviyesi pencerenin hemen altında kalıyor. Su seviyesinin altında kalıyor olmak insana başlangıçta tuhaf bir his yaratıyor olsa da, ilerleyen günlerde buna alışıyoruz. Aslında en azından masalarımıza yerleştiğimizde pencere hizzasında kalıyor olabilseydik çok daha keyifli yemek saatleri geçirebilirdik diye düşünüyorum.

Yemekten sonra dinlenme niyetinde de olsak, manzarayı kaçırmamak için hepimiz öncelikle güverteye akın ediyoruz, gemide bizden başka iki yabancı tur grubu daha var. Bir çoğu çoktan güvertedeki şezlonglarda güneşlenmeye başlamış bile. Daha öncede bahsettiğim gibi güverte de küçük bir havuz var. İsteyen havuzdan faydalanabiliyor. Ama öylesine küçük ve durgun bir su ki, yolculuğumuz boyunca çocuklar hariç havuzla ilgilenen pek görmedim. Güvertede havuz, şezlong ve oturma gruplarından ayrı, bir kaç fitness aleti ve pin pon masasıda var.. Fiziken hareket eden bir gemide pin pon oynamak mümkün olabiliyor, denedim biliyorum.

Artık daha güneyde olduğumuzdan öğlen saatinde hava iyice ısınmaya başlıyor ve nihayet özlediğimiz sıcaklıkla tanışma şansına sahip olabiliyoruz.. Geminin kalkmasını beklerken, herkes güvertede kendine bir yer beğenip güneşlenmeye başlıyor. Zaten yorgun olan bedenlerimiz, güneşib sıcaklığı ve manzaranın büyüsüyle iyice gevşemeye başladığında ise bir kaç saat dinlenmek için kamaralarımıza dönüyoruz. Akşamki programda Luxor Tapınağı var.. İlk gece gezimiz olacak..

Luxor tapınağı, eski Mısır uygarlığının yeni krallık döneminde inşa edilmiş ve Teb’in üç tanrısına armağan edilmiş bir tapınak. Tapınağın yapımı III. Amenofis zamanında başlamış, III. Tutmosis tarafından genişletilmiş ve II. Ramses tarafından tamamlanmış.


Mısır'da tapınaklar tek bir firavun tarafından yapılmıyor. Bir firavun Tanrılar'dan birine armağan olarak bir tapınak yaptırıyor ve ardından gelen firavunlarda dış cepheye doğru genişleterek bu tapına eklemeler yapıyorlar. Böylece tapınak alanı, tek bir bölümden değil, iç içe geçmiş kompleks bir yapıya dönüşüyor. İlk yapılan bölümünde mutlaka bir ana sunak olacağından tapınağın en eski ve iç bölümü en içerideki yani ana sunağın olduğu bölüm, en yeni bölümü ise dış duvarlarının olduğu bölüm oluyor.


Luxor Tapınağı


Tapınağa vardığımızda artık hava iyice kararmıştı, ışıklandırılmış olan muhteşem tapınak, gecenin büyülediği bir alan gibi gözüküyordu. Tapınağın girişinde 25 metre yükseklikte bir granit dikilitaş yer alıyor. Tapınağın dış duvarlarında II. Ramses’in Kadeş Savaşı’nda Hititleri nasıl yendiği resimlerle ve hiyeroglif yazılarıyla anlatılıyordu. Ramses II'ye ait olan herşeyde olduğu gibi O'nun tarafından eklenen bölümlerinde de gösteriş ön plana çıkıyordu.

Yandaki resimde tapınağın orjinal girişinin binlerce yıl önceki haliyle hayal edilerek çizilmişini görüyorsunuz. Tapınağın dış duvarlarında yer alan ve Ramsesin zaferini gösteren rölyefler, fotoğraflarda çıkmamış olsada bu kopyada açıkça görülebiliyor. Duvar önlerinde gördüğünüz heykellerin tamamı II. Ramses. Sizi kapıda karşılamak üzere hazır bekliyor. Tapınağın mevcut halinde bu heykellerden sadece üçü ayakta kalabilmiş durumda.

Luxor tapınağında rehberimizi bize heykel okumayı öğretiyor ve tapınaktaki heykellerin duruşlarından yola çıkarak tapınak hakkında bilgi sahibi olabilmeyi öğreniyoruz. Örneğin bizi oturarak karşılayan ve ellerini dizlerinin üzerine düz bir şekilde açarak koyan Ramses'in bu tapınak yapıldığında henüz hayatta olduğunu ve rahat bir hükümdar olduğunu anlıyoruz. Firavun öldükten sonra yapılan bir heykel kollarını göğsünde çapraz birleştirerek mumya duruşu denilen pozisyonda betimleniyor. Onun dışında oturma veya bir ayağın önde olması gibi haraketli betimlenen heykeller firavun hayatta iken yapılmış oluyor.

Yandaki resimde olduğu gibi bir ayağı önde olarak betimlenen heykele dikkat edecek olacaksınız, önde olan ayak sol, bu heykeli yapılan firavunun yıkılmaz gücünü temsil ediyor. Çünkü aynı pozisyonda ayakta durmayı denediğinizde, birisi size bedeninizin yan tarafından bir darbe vuracak olduğunda dengenizi kaybetseniz bile asla yere yıkılmıyorsunuz. Ancak aynı pozisyonu sağ ayağınız önde denerseniz dengenizle birlikte, duruşunuzu da kaybediyor ve yere düşebiliyorsunuz. Rehberimiz günümüzde bile askerlerin bu nedenle sol ayakla yürüyüşe başladığını söyledi.

Ellerin yumruk olarak sıkılmış olması, insan vucudunun eller yumruk olarak sıkıldığında daha kaslı görünüyor olması. Oysa elleri iki yana serbest bırakılmış bir pozisyonda kol kasları bu şekilde gözükmez. Gördüğünüz gibi Firavunlar için tapınakların ihtişamı sadece büyüklüklerinde değil, aynı zamanda simgelediği anlamlarda gizli. Bütün bu tapınaklar aslında birer güç gösterisi yapmak amacıyla heykellerle süsleniyor ki II. Ramses gibi kendini anlatmayı ve övmeyi seven bir hükümdarda bu iyice ön plana çıkmış durumda. Tapınağın dış duvarlarını aşıp içeri girdiğinizde sizi etrafı sütunlarla çevrili ayrı bir alan karşılıyor. Yine sütunlardan oluşan dar ve bu alanı geçtikten sonra gireceğiniz dar koridordan önce yine Ramses'in heykelleri ve Tanrılara adanan şapelleri görebiliyorsunuz.

Daha önce Hatşepsut tapınağını anlatırken bahsettiğim gibi ana sunağa kadar uzanan ve kenarları sütunlarla çevrili koridorlar tüm tapınaklarda Nil nehrini sembolize ediyor ve Tanrıların Evi yani Nil'in kaynağı ana sunağa kadar uzanıyor. Bu koridorun sağında ve solunda kalan sütunlar ise bereketli Nil kıyılarındaki hurma ağaçlarını temsil ediyor.

Tapınağa ait girişteki geniş alanda yine bizi oturan ve ayakta duran II. Ramses heykelleri karşılıyor. Buradan tapınağın bu bölümünün de II. Ramses zamanında yapılmış olduğunu anlıyor ve dev sütunların arasındaki dar koridora girerek ana sunağa yani Tanrıların evine doğru ilerlemeye devam ediyoruz.. Sağlı sollu yer alan sütunların tamamı üzerine işlenmiş ve günümüze kadar kalabilmiş olan hiyerogliflerle kaplı.. Bir kaç sembol dışında henüz bir hiyeroglifi çözecek kadar olmadığımız için sadece fotoğraf çekmekle yetiniyoruz. Sutunların olduğu yeri, dışarıdan kapatan tapınak dış duvarlarının iç yüzeyleri ise yine büyük rölyeflerle kaplı. Bu rölyeflerde ilk bakışta halay çektiklerini düşündüğünüz bir grup insan betimleniyor. Betimlenen öykü aslında halkın buğday çiğnemesi.. Rehberimiz bu noktada bize ülkemizde halay çekme olarak bilinen dansında aslında anadoluda buğday çiğnenmesinin betimlemesi olduğunu anlatıyor. Daha önce defalarca hoplaya zıplaya çektiğimiz halayların aslında bir hareketi betimlediğini hiç duymadığımdan oldukça şaşırıyorum.

Rölyefler bütün duvarı kapladığından önlerinde kısa anlatım molaları vererek ilerlemeye devam ediyoruz. Bir sonraki rölyefde canlandırılan sahne bir kurban sahnesi. Sağ tarafta görmüş olduğunuz resim Luxor duvarlarından alınmış olmasa bile elimde başka fotoğraf olmadığından ve benzer bir betimleme olduğundan bu resim üzerinden size eski Mısırlıların da aynı İslamiyet de olduğu gibi kurban kesiyor olduklarını anlatmak istiyorum.

Rölyefe dikkatlice baktığınızda kurban edilen hayvanın büyük baş bir hayvan olduğunu ve kesimden önce aynı İslamiyet'de olduğu gibi hayvanın üç ayağının bağlandığını ve ön ayaklarından birinin açıkta bırakıldığını göreceksiniz. Kurban kesme ritüelinin bundan binlerce yıl öncesinden günümüze hiç bozulmadan gelmiş olması gerçekten şaşırtıcı..

Tapınağın iç duvarlarında yaptığımız kısa incelemenin ardından yeniden sütunlu koridora dönüyor ve ilerliyoruz. Koridordan içerilere ilerledikçe II. Ramses döneminden önceki döneme geçtiğimiz heykellerin kahramanları ve tiplerinin değişmesinden anlayabiliyoruz artık. Koridorun sağ tarafında eşi Anekshemanun ile bizleri karşılayan Tutankhamon'a merhaba diyoruz.
Koridor sona erdiğinde odacıklar şeklinde düzenlemiş alana geliyoruz. Bu kapalı odacık ve koridorların duvarları da rölyef ve hiyerogliflerle dolu. Bunlardan en ilginç olanını sizlerle paylaşmak istiyorum. Yandaki resimde görmüş olduğunuz rölyef de fravun ve rahip karşılıklı duruyorlar ve Tanrılar ile konuşuyorlar. Tanrılar firavun onlara layık başarılar kazandığı için onu bereketle ödüllendiriyor ve üretkenliğini arttırıyor. Resimde rehberiminizn parmağının işaret ettiği yere dikkatlice bakacak olursanız, firavunun cinsel organının bu resimde gösterildiğini ve ucunda da spermlerin çiziilmiş olacağını farkedeceksiniz. Bundan binlerce yıl önce, bugün ancak mikroskopla görülebilen ve şekli çizilebilen sperm yapısının o dönemde Mısır'lılar tarafından bilindiğini görüyor ve şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz. Mısırlılar mikroskobun atasını da mı icat etmişlerdi acaba? İnsanın tüm rölyeflerin önünde saatlerce durup hepsini anlayası geliyor böyle bir ortamda..

Tapınakların büyüklüğüne nazaran büyük bir hızla dolaştığımız alanlardan çıkarken hep geride görmediğimiz bir çok mucize bırakmışız hissine kapıldım tüm tur boyunca.. Aynı duygularla ayrılıyoruz Luxor tapınağından.. O gecenin karanlığına ve binyılların yorgunluğuna aldırış etmeden, şehrin içinde sıkışmış kendi halinde yükseliyor gökyüzüne..

Ertesi sabah öğlene kadar yine Luxor tapınağı kadar muhteşem olan Karnak tapınağını dolaşacağız ve daha sonra gemimize dönüp, yolumuza gemimiz ile devam edeceğiz.
Fasulye

GERÇEĞİN PEŞİNDE (9)

Sümer tabletlerine kaldığımız yerden, Tufan ve tabletlerde anlatılanların kutsal kitaplarda nasıl yer aldıkları ile devam ediyoruz...

BÜYÜK FELAKET “TUFAN”

Artık bir karmaşa vardı ve bu insanlar çok gürültü yaparak Tanrı/çaların huzurunu bozuyordu. Aslında kaçınılmaz felaket olan son buzul çağının sona ermesi bunun için fırsattı.. İnsanlar habersizdiler ve hepsi sulara gömülüp yok olacaklardı..

Enki saf ve temiz olan Zi-Usu-Dra’ya ( Türkçe fonetik ile okunduğunda; İzi Su Tengri) yeni bir nesil oluşturabilmesi için duvarın (kamışların) ardından bilgi verip bir gemi yapmasını sağlamasa idi.. Tufan yerde ne var ne yoksa hepsini yok ediyordu.. Tanrılar yer yüzünden uzakta olan biteni gözlüyorlardı..

Bir tablet onları anlatıyor.“Tanrılar köpekler gibi korktular, dış duvara dayanıp çömeldiler..

İnanna doğum sancısı çeken kadın gibi bağırarak, Heyhat eski günler kile döndü dedi..

Anunnakiler ve bütün Tanrılar onunla birlikte ağladılar..

Tufan bitip Nuh (Zi Usu Dra ) Tanrı/çalar için kurbanlar kesti.. Pişen etlerin kokusu Tanrı/çaların iştahını açtı hepsi bir bir yeryüzüne inip kendileri için hazırlanan sofranın başına geçtiler. Ve Rab (Tekvin) “İnsanın yüzünden artık toprağı lanetlemeyeceğim çünkü insanın tasavvuru gençliğinden beri kötüdür”

Sümerlerin anlattığı Tufan kutsal kitaplarda da benzer bir şekilde anlatılır.. İlk önce Tevrat'a bakalım dilerseniz.

Tevrat'da Nuh Hikayesi

Kitabı Mukaddes'in 6 - 10. bölümlerinde Nuh ve tufanla ilgili gelişmeler anlatılır. Nuh yeryüzünde şiddet ve kötülüğün çok arttığı bir dönemde yaşamış bir kişidir. Kendisi Tanrı'nın gözünde doğru biridir. Bu nedenle Tanrı bir tufanla yeryüzündeki bütün canlıları yok edeceğini ve bir gemi yapmasını söyler. Tanrı 120 yıl sonra tufanı getirecektir. Nuh'un zamanındaki en dikkat çekici yönlerden biri "Allah oğulları" ya da "ilahi varlıklar" denilen ruh varlıkların yeryüzüne gelerek insan kızlarıyla evlenmeleridir. Kitabı Mukaddes bunlardan "Şeytan'ın melekleri" ve "cinler" olarak da sözeder. Tufan geldiğinde Nuh ve ailesi dışında herkes ölür. Bu ilahi varlıklar ise madde bedenlerini ruha çevirerek yeniden göksel konumlarına dönerler. Ancak artık Tanrı'nın diğer sadık meleklerinin arasında yer alamazlar ve Şeytan'ın tarafına geçerler. Kitabı Mukaddes, bütün ruhçulukla ilgili faaliyetlerde sözedilen ruh varlıkların bu isyan etmiş melekler - cinler - olduklarını belirtir.

İncil'de Nuh hikayesi

Nuh'un günlerinde bir tufan olmuştur ve bu tufanla o dönemdeki insanlık dünyasına bir son verilmiştir. İsa da kendisinin ikinci gelişindeki ortamla Nuh'un günlerindeki ortam arasında bazı benzerliklerin olacağını söyler. Nuh'un günlerinde yeryüzü şiddet ortamına sahipti. İnsanlar ise bu şiddet ortamına ve kötülüklerin artmış olmasına rağmen umursamazdılar. İnsanlar hergünkü işleriyle uğraşarak Nuh'un tufanla ilgili uyarısına aldırış etmemişlerdi. İsa benzer şekilde kendi gelişiyle ilgili zamanda da aynı durumların olacağını söyleyerek Nuh'tan bahseder.

Kuran'da Nuh Hikayesi

Kuran'da Nuh Peygamber ile ilgili olarak başlı başına bir sure vardır.

"Andolsun, Biz Nuhu kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: Ey Kavmim, Allaha kulluk edin. Onun dışında sizin başka İlahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız? Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz." (Müminun Suresi, 23-25)


"O da dedi ki: Ey Kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım. Allaha kulluk edin, Ondan korkun ve bana itaat edin. Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin. Elbette Allahın eceli geldiği zaman, o ertelenmez. Bir bilmiş olsaydınız." (Nuh Suresi, 2-4)

"Dedi ki: Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum. Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı. Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler. Sonra onları açıktan açığa davet ettim. Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim." (Nuh Suresi, 5-9)

Nuh dedi ki: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi arttırmayan kimselere uydular. Ve büyük büyük hileli-düzenler kurdular." (Nuh Suresi, 21-22)

"Nuh, Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma. dedi. Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten sınırı aşan (facirden) kafirden başkasını doğurmazlar." (Nuh Suresi, 26-27)

Kutsal kitaplardan yola çıkarak bir önceki yazıda ileri sürdüğümüz tezi doğrulayabiliriz gibi geldi bana. Nuh peygamber, Sümerlerden önce gelmiş bir peygamberdi. Yazılı bir kitap olmasa bile onun öğretilerine inananlar yıllar boyunca bu hikayeleri nesilden nesile aktardılar ve sonunda Sümerlerin yazıya geçmesiyle bunlar birer mit olarak tabletlere dönüştü. Dolayısıyla da sonraki kutsal kitaplar bu hikayelere yer verdiler. Böylece kendimizce Sümerler'in tabletleri ile Kutsal Metinlerdeki bağlantıyı kurmuş olduk diye düşünüyorum.

Tufan mitleri tarih boyunca elbetteki Sümer mitleri ile sınırlı kalmıyordu. Pek çok medeniyete ait mitlerde Tufan anlatılagelmişti. Konuyla ilgili internette araştırma yaparken tam da bu başlıkla oluşturulmuş bir blog yazısına rastladım ve her birini burada yeniden ele almaktansa okumanız için sadece adresini vermekle yetineceğim.

Dinlerden Özgürlük - Tufan Mitosları
http://dilaverkom.blogcu.com/tufan-mitoslari_3322288.html

Biz tekrar Genesis ve Sümer Tabletleri arasındaki bağlantıları keşfetmek üzere alıntılarımızla yolumuza devam edelim bakalım daha nelere rastlayacağız.

TEVRAT VE SÜMER TABLETLERİNİN BENZERLİKLERİ

Buraya dek aktarılanlar kutsal kitaplarda aktarılanlarla hemen tama yakın uyum içindedir. Tevrat’ta betimlenen İbranice “Rab”= Hükümdar, Kral, Yönetici, Efendi.. Avod “İbadet” kelimesi aynı zamanda çalışmak anlamını da yüklenmektedir..

Sumer mabetlerinde düzenli olarak ibadet görevlerini yerine getiren ve bağışlar yapan ailelerin erkek çocukları buluğ çağında mabete bırakılır ve çocukların cinsel eğitimleri mabet fahişeleri tarafından yapılırdı. Mabet fahişeleri doğuramaz, doğurursa, doğan çocuk Tanrı çocuğu olacağı için öldürülürdü. ( Bakire Meryem’in çocuk sahibi olması ve doğan çocuk İsa’nın Tanrı’nın oğlu kabulü.)..

Mabet fahişeleri Tanrı adına seks yaptıkları için kutsal sayılırlardı ve diğer kadınlardan ayrılmaları için başları örttürülmüştü. Daha sonraları evli ve dul kadınlarda mabet fahişeleri gibi kabul edilmiş onlarında başları örttürülmüştür..

Genç kızlar, cariyeler ve sokak fahişelerinin ise başlarını örtmesi yasaktı. Bu gelenek önce Yahudilere oradan Tevrat’a geçmiş, Hıristiyanlıkta ise rahibeler aynı şekilde başlarını örtmüşlerdir.İslam’da ise örtme önce erkekten kaçma şeklidedir.. Erkeğin olmadığı bir yerde Kur’an okunurken ya da dua ederken örtünme ise tipik bir Sumer geleneğidir.

Sepette Mısır Sarayına Ulaşan Musa; Sumerin son dönem kralı aslen Akad’lı Sargon’un sazdan bir sepet içinde Nippur’daki Sumer sarayına gelişi, orada büyümesi ve sonrada bir Sumer’li gibi idareye geçmesi, kral olması.. Suların kana çevrilmesi öyküsü; uyurken bahçıvan tarafından tecavüze uğrayan İnanna’nın öfkesinden ülkedeki tüm kuyuları su yerine kan ile doldurması..

Eyüp peygamber ve sabrı; bir Sumer’linin Tanrısına ağıtlı şiiri, ondan af dilemesi ve başına gelen tüm kötü olaylara rağmen ona kızmak yerine onu yüceltmesi, Tanrı’nın da sonunda onu affedip, güzelliklerle karşılaştırması..

İbrahim Peygamber, Saray ve Oğulları; Sumer tablet metinlerinde, üniversite eğitimi almış, tüm Tanrıları bilen, karısından çocuğu olmayınca, bir cariyeden oğlu olan (İsmail) sonra cariyesinin büyüklük hırsı nedeni ile cezalandırılması..Abram’ın karısı ile Harran bölgesine yerleştirilmesi, kendi Tanrısını en büyük ve tek Tanrı haline getirişi..Karısını firavuna kız kardeşi olarak tanıtması.. Büyük koyun sürülerinin sahibi oluşu.. Bunları satmak amacı ile şimdiki İsrail’e gelişi.. Karısının adının artık Sara oluşu ve diğer oğulları..

Tufanı kendimizce açıklamış olsak da, bu bölümde Burak Eldem'in Tevrat'ın Sümer tabletlerinden neredeyse kopyalandığı varsayımına geri dönebiliriz. Ancak birebir olmasa da yine de Kuran'da bahsedilen benzer hikayelerin de yer aldığını düşünecek olursak Musa'nın sepete bırakılış öyküsü gibi, bu durumda Nuh peygamber ile olmasa bile Tanrı'nın Sümerlere ya da ondan önceki nesillere bu hikayeleri aktarmış olduğu konusuna döneriz yine.

Peki o zaman bu tabletlerde anlatılan hikayeler Tanrı tarafından ne zaman insanlara aktarılmış da, Musa'nın hikayesi bile bu tabletlerde benzer bir şekilde yer alıyordu... Sümerler M.Ö. 3500 - M.Ö. 2000 yıllarında var olmuşlardı.. Bizde başından beri Musa'nın Mısır'dan çıkış hikayesinin zamanını yakalamaya çalışıyoruz.. Tevrat bize Mısır'dan çıkış için M.Ö. 1447 yılını tarih olarak gösteriyor.. Tavratın verdiği tarihi alacak olursak o halde Musa henüz doğmamıştı bile Sümer Uygarlığı varken ki bu mitlerin Sümerlerle mi oluştuğunu ya da daha önceki atalarından mı onlara anlatılagelmiş olduğunu bile bilmiyoruz..

Burak Eldem ise kitabının daha önceki bölümlerinde Mısır'da yaşanan ve Musa tarafından yaratıldığı söylenen felaketlerin M.Ö. 1650 civarına denk düştüğünü idda etmektedir. O halde Sümer tabletlerinde anlatılan sepetle nehire bırakılma hikayesi nasıl oluyorda bütün kutsal kitaplarda Musa'nın hayat hikayesinin başlangıcı haline gelebiliyor şaşırtıcı. Belki de Tanrı bundan önceki elçilerine, bizim şimdi binlerce yıl geçmiş olarak baktığımız hikayeleri gelecek de olacaklar olarak vahyediyordu. Tanrı'nın bunu bilemeyeceği iddiasında bulunamayacağımıza göre de bunu da bir tez olarak kabul edebiliriz diye düşünüyorum. Ne yazık ki ispatlayamadığımız bir sürü tezimiz var şu anda elimizde.. Sadece mantıklı kurgular oluşturmaktan ötesini yapamıyoruz.

Yine de yolumuza devam etme taraftarıyım ben, bakalım daha ne gibi ilginç durumlarla karşılacağız..

Yine Mete Korkut Gülmen'den alıntılara dönelim ve ardından Burak Eldem'in yaklaşımlarını tartışmaya devam edelim bakalım ne olacak?

SUMER İNANÇLARI ve GÜNÜMÜZ

Günümüzde pek çok inanç öğelerinin Sumer inanç sistemleri ya da yaşam biçimleri ile ilişkili olduğu düşünülmektedir..Bugün Tevrat ve İncil bilimciler arkeolojik buluntulardan sonra kutsal kitaplarda belirtilenleri sorgulamaya başlamışlardır..Günümüzde uygulaması sürmekte olan, nazar, büyü, sihir, dua ve Tanrısal yardımlar Sumer inançlarının bir uzantısı gibi görünmektedir.. ..( Tahtaya vurup, dilin şaklatılarak, kulak memesinin çekildiği ve ardından “Nazar Değmesin” deyişi birebir Sumer tabletinde yazılı olan bir dilek olup, yazar tarafından kızı için söylenmiştir.)..

Sumer Tanrı/çaları yılı 12 aya bölüp bizim için isimlendirmişler ancak daha sonra gelen imparatorlar, hükümdarlar ve krallar bazı değişiklikler yapmıştırHafta boyunca yer alan günlerimizin tamamı Sumer’de şekillenmiş ve bir gezegen adını almıştır..

Sunday : Güneş Günü Pazar
Monday : Ay Günü Pazartesi
Mardi : Mars Günü Salı
Mercredi: Merkür Günü Çarşamba
Jeudi : Jüpiter Günü Perşembe
Vendredi: Venüs Günü Cuma
Saturday: Saturn Günü Cumartesi

Sumer’de her kesin bir Tanrısı vardı.. Bireyin Tanrısı onun dileklerini üst makamlara iletirdi.. Dolayısıyla bazılarının Tanrısı diğerlerinden üstün olabiliyordu.. O kadar çok görev üstlenmiş Tanrı’/çalar vardı ki, tüm bu görevlerin bir tek Tanrı tarafından yapılması çok zordu.. İlginç olan Kutsal kitaplarda tek olan Tanrı çoğul konuşuyor “Biz” diyordu.. Yüzlerce Tanrı/çaların görevleri ise çeşitli isimler altında melek ve diğer görevlilere veriliyordu.. Anadolu uygarlıkları, özellikle Hititler Sumer den çok etkilenmişler ve yaşamlarını buna göre şekillendirmişlerdir.. Tüm Tanrı/çalarını Sumer’den almışlardır.. Zaten Sumer’in sözünü ettiği Sumer Cenneti de Anadolu da yer almaktadır.. Yaklaşık 10- 15 bin yıllık bir Anadolu ve Aşağı Mezopotamya uygarlığı günümüzde de bir şekilde yaşamını sürdürmektedir..

"2/3 Tanrı olan ve Ölümsüzlüğün ardında koşan Sumerli Kral Gılgameş”“ Gılgameş ( Türkçe fonetik ile Kölke-imiş/ Gölge- miş = Oğuz –Altay dil kökünde; Kölke: Büyük gölge, Tanrısal gölge, Tanrısal İzdüşüm.. Köşige: Bir cismin ışık huzmesi ile oluşan izdüşümü, günümüz anlamındaki gölge) yarı Tanrı olup, annesi bir Tanrıça, babası bir yer oğludur ( Ki – Engi )..

Destanda annesine yakararak “Neden kendisinin de onun gibi bir ölümsüz olmadığını” sorgular ve annesine halbuki “Ben ki kanım 2/3 senin kanındır ve Tanrısaldır” der..

Annesi cevap olarak “ Doğru ama ölümsüz olabilmen için Tanrı/ çaların diyarında bir süre yaşaman gerek” der.. Gılgameş Ziu Su Dra (İzi- Su- Tengri ) ya tanınan bu hakkın kendisine de verilmesini talep eder ve böylece annesi yanına Enkidu’yu verir.. Birlikte bu güce sahip olacakları yere gider Tanrı/çalarla tartışır ve Tanrı/çaların koruyucuları ile savaşırlar. İstediği bir türlü olmaz.. Tanrı/çaların diyarlarına yolculuk yapamaz ve bir Ölümlü Yarı Tanrı Kral olarak yaşamak zorunda kalır.

2/3 Tanrısal kana sahip oluşu ve bunu annesinden aldığını söylemesi bugüne dek hep bir şiirsel ya da destansal abartı olarak kabul edilmişti.. Oysa şimdi 2001 yılında rapor edilen ve Nature Science dergilerinde yayınlanan Human Genome Project ( İnsan Gen Projesi ) ön raporundan anlaşılacağı üzere, artık bir bireyin genetik haritasının 2/3ünden annesinin sorumlu olduğunu biliyoruz..!!..

Yahudiler bu geleneğe bağlı olarak mı bilmem, sadece annesi Yahudi olan çocuğu Yahudi olarak kabul etmektedirler.. Anadolu ise Anaerkil yapısını çok yakın zamanlara dek korumuş ve hatta günümüzde hala Anaerkil ögeleri barındırmaya devam etmektedirler.. İşte Ölümsüzlük ardında böylesi koşan ve tüm yaşamı böylece geçip giden Gılgameş, Melih Cevdet Anday ile gerçek ölümsüzlüğe kavuşuyor..

Yürüyen yıldız gibi insan, gökyüzü bitmez ki,
Ölümsüzlüğü aramışım, laf, nasıl yaşardım
Aramasam, o ölümsüz denen yaşıyor mu sanki,
Ardışık günleri zaman sanmışım,
Gökgürültüsü şimşekten sonra gelmez ki,
Odanın içiyle dışarısı bir.
Ömrün en mavi göğünü aralık ayı boyar..

Melih Cevdet Anday

Sevgiyle kalın


Fasulye