28 Ekim 2008 Salı

BENİM ATATÜRK'ÜM

"İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi, Fransa İhtilali'nin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile gelmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve ihtiyacına göre (...) yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik şekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır"


Ben çocukken Atatürk'ü ilk evimizde tanımıştım. Bizim zamanımız öyle ilköğretimden önce anaokuluna herkesin gittiği, annelerin çalıştığı bir dönem değildi. İlk tepkilerim nasıl olmuştu, nasıl değerlendirmiştim tam hatırlamıyorum aslında. İlköğretimde Atatürk ile karşılaşmam kara tahtanın üzerindeki büyük resmi ile olmuştur sanırım, sanırım diyorum çünkü bazen eşyalar öyle doğal gözükür ki gözümüze durdukları yerde onları farketmeyiz bile. Biz okul sıralarında çocuk aklımızla yaşarken o bizi seyrededurmuştur büyük ihtimalle.


Sonrasını ders kitaplarından hatırlıyorum. İstiklal Marşında ayağa kalkmamak günah sanırdım mesela, onu hatırlıyorum. Çok şiddetli tepki gösterirdi öğretmenler İstiklal Marşı okunurken konuşmayı bırakın, hareket etmeyi bile. Televizyon yayını sona erdiğinde çıkan askerler "Tüfek Omza" diye bağırır, ardından heybetli bir koronun söylediği İstiklal Marşı başlardı. Evdekilerin ayağa kalkmıyor olmasından bile rahatsız olur televizyonun karşısına geçer beklerdim bende. Diyorum ya benim için günah kıvamında bir şeydi o zamanlar. Yapmam lazımdı, içime işlemişti bu dürtü çünkü.


Atatürk öylesine doğal bir şekilde hayatın bir parçasıydı ki, onu sorgulamak, yargılamak kimsenin aklına gelmezdi. O bizim kahramanımızdı. O zamanlar bir türlü öğrenemezdim ilkelerini, adlarını değil, içeriklerini, bir zor gelirdi onları tek tek okuyup aklımda tutmaya çalışmak anlatamam. Dersdi çünkü, not almam gereken yaptırımlardı benim için sadece. Tarihleri ezberlemem lazımdı. Niye yapılmıştı, neden yapılmıştı, yazılılarda çıkan soruların cevabından fazlası değildi benim için.


"Yolunda çalıştığınız büyük kutsal ideali halkın kalbinde bir fikir halinden bir his haline getirmelisiniz. Demokrasinin ne olduğunu halka anlatmak, madde madde açıklamak lazımdır. Cumhuriyeti, onun gereklerini yüksek sesle anlatınız. Onlara Cumhuriyet prensiplerini sevdiriniz. Bunu kalplere yerleştirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayınız. "


Sonra büyüdüm, büyürkende siyasete hiç ilgi duymadım. Belki 12 Eylül ve öncesini yaşayan ailemin korkuları vardı, bu nedenle de beni uzak tuttular günlük siyasetten. Ben ülkemin gerçeklerinden bi haber, derslerimi çalıştım, okuluma gittim geldim öylece.


Batı Trakya Türkleri'nin trenlerle Türkiye'ye gönderildiği bir dönem vardı belki hatırlarsınız, o dönemde evde annemle bir hafta küsecek kadar kötü bir tartışma yaşamıştık bu yüzden. Ben onların ülkesinin burası olduğunu ve gelmeye hakları olduğunu bağırıp dururken, annem Türkiye'de yeterince işsiz ve aç varken devletin onları bırakıp bunlarla ilgilenmesine sinirleniyordu. İlk defa o zaman içindeki Türk'lüğün farkına varmıştım. Ama önceki dönemlerde bu duygu içime nasıl yer etmişti, kim beni böyle işlemişti hiç farkına varamadım.


Atatürk'ü merak edip de tanımaya çalışmak fikri sanıyorum yirmili yaşlarımın sonunda doğru ancak aklıma gelmişti. Ders kitaplarından çıkıp da gerçek bir insan olarak onu tanıma merakı yani. Bir süre onun farklı fotoğraflarını toplamaya başladım. Yani öyle her yanda rastlanılan türden olanlarını değil. Gülümsediği örneğin, çocuklaştığı ya da hala da çok sevdiğim Florya'da çekilmiş fotoğraflarını. Asker ve devlet adamı olmayan Atatürk'ü. İnsanları incelemek, onlar hakkında kendimce yorumlarda bulunmak daima hoşuma gider zaten. Onu tanımak için ifadelerinden yola çıkmıştım bu yüzden. Hakkında anlatılan gerçekten çok şey vardı birbirini tekrarlayan.


Ama o da bizler gibi bir insandı işte, O'na duyduğum ilk derin hayranlık "Sarı Zeybek" belgeseli ile olmuştu fotoğraflarının ardından, Milliyet gazetesi belgeselin cd sini ve kitabını vermişti. O gece hasta haliyle o ortama girişi, vals yapışı ve ardından orkestraya sarı zeybek deyişi ve bütün asaletiyle sahnede zeybek oynayışı. Atatürk gerçekten hayran olunacak bir adamdı artık benim için. Bu ülkeyi kurtardığı, bir kahraman olduğu ya da bir dahi olduğu için değil. Olmak istediğim gibi olduğu için. Doğal, hümanist, kendine ve çevresine saygılı, idealist ve azimli. O fotoğraflarda bakan adam gerçek bir idoldü benim için o günden sonra.


Ama o noktada durmak olmazdı artık, onu daha çok tanımak istiyordum. Neyi neden yaptığını bilmek istiyordum artık. Hayatını, aşklarını, sevdiklerini, düşüncelerini bilmek istiyordum.

Keşfetmek istiyordum belki de onu. Okudum, okudum, derledim, topladım. Çok zekiydi bir kere, öngörülüydü, heyecana kapılıp, fevri hareketlerde bulunmuyordu, iradesi çok sağlamdı, çok iyi bir gözlemciydi. Hırslıydı aslında, ama yinede hırsını ona zarar verecek noktalara hiç taşımamıştı. Kalenderdi, soğukkanlıydı. Çocukları seviyordu. İnsanları seviyordu. Ülkesini seviyordu.


Bende onu seviyordum artık, hem de çok seviyordum. O benim kahramanımdı. Bir Türk olmasaydım da öyle olacaktı. Çünkü ben onu insan olarak tanıma yolunu seçmiştim. Gerçekten tanısaydım belki çok daha fazla sevecektim kimbilir.


Artık onun ilkeleri söz konusu olduğunda neyi neden yaptığını anlıyordum. Hak da veriyordum. Haklıydı, doğruydu bence çünkü. O yaşamayı seven ama idealleri için iradesini kontrol altında tutabilen, adil biriydi.


Hiç mi hata yapmamıştı, kimbilir belki özel hayatında pişmanlıkları olmuştu onunda bizler gibi. Ama ben onu bir insan olarak kabul etmiş ve sevmiştim bir kere, kimin hatası yoktu ki. Keşke kendini daha çok düşünüp, daha çok mutlu olsaydı. Keşke gerçekten dolu dolu bir aşk yaşasaydı mesela. Oturup onun hayatında tercihleri yüzünden kaçırdığı, onca güzelliğe bile üzülecek kadar çok sevmiştim onu. "Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir (yeterlidir)" demişti ya hani. Ne kadar haklıydı anlamıştım.


Sevmek, anlamaktır, anlamaksa tanımak..
CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

4 yorum:

orpen dedi ki...

Fasülye yazdıkların çok önemli.şunun için.belki sen pek oralara takılmıyorsun ancak fikir sitesi diye tanımlanan oldukça popüler bazılarını aşağıda yazacağım sitelere göz atmanı isterim.Şayet bu sözde aydın-entel kesim senin bu samimi abartısız saygı görmesi gereken Ata hakkındaki yazını okusalar seni ırkçılıkla,puta tapmakla suçlarlardı.Özellikle 29 ekimde vizyona giren can dündarın Mustafa filmi ile ilgili buralarda çokyazı mevcut.Bu yazılarda Ata ile ilgili değerlendirmeler sanırım seni de çok şaşırtacaktır.Siteler uçan balık-düşünceler-derin düşünce vs.
zaten buralardaki linklerde de muadili siteler var.
Atatürk kompleksinin boyutunu görmen açısından tavsiye ederim.

Fasulye dedi ki...

Sevgili Orpen

Emin ol bende bütün bunların farkındayım sitelerde ve çevremde, bu yazıyı da özellikle yazdım bu nedenle. Atatürk'ü anlamak ve sevmek in bencesi bu olduğu için umarım onlarda bir gün bunu anlarlar, çünkü onlara cevap vermek için anlatmak daha zordu bende işin bencesini anlattım

arti dedi ki...

ayol fotoda çok pis pis bakıyor.. böle heran kaşkıp fotorafçıya kaşık bıçak fırlatacakmış gibi.. :)

Fasulye dedi ki...

fırlatacak da fotoğrafcıya değil articim .. özellikle seçtim onu :)