10 Eylül 2008 Çarşamba

YURTTA YOGA, CİHANDA YOGA !

Pek çok dinsel ve tinsel öğretinin özünde verilen mesajlardan bir tanesidir "Barış bireyin iç dünyasında başlar". Bu gün Mahatma Gandhi'nin torunu ve Bir Hintli Yoga Guru'sunun konuk olarak katıldıkları bir seminer dinleme şansım oldu. Aslında konunun derinliğini göz önüne alacak olursak her iki konuşmacının da tercüman eşliğinde toplam bir buçuk saat süren konuşmalarında öğretiden daha çok söyleşi havası vardı. Benim de zaten katılmaktaki amacım hiç bir zaman önünü kesemediğim merak duygum olduğu için, seminer sonunda çiçeği burnunda bir yogi olmak gibi bir amacım yoktu. Zira yoga felsefesinin özünü biliyor ve anlıyor olsamda, henüz durduğum nokta da en fazla "ayı yogi" olabilirdim zannımca.

Yine de keyifli bir dinleti oldu benim için, ilginç benzetmeler ve doğal tavırlarından etkilendiğim bu insanlar, Mustafa Kemal Atatürk'e duydukları hayranlıktan ve eğer yaşıyor olsaydı, Mustafa Kemal ve Mahatma Gandhi'nin çok sık müzakerelerde bulunacaklarını ve iyi dost olacaklarını düşündüklerini söylediler ve ülkemizden Atatürk'ün Türkiyesi olarak bahsettiler. Anıtkabiri ziyaret ettiklerinden ve oranın bir tapınak değil, insana çok farklı duygular yaşatan medeniyetin hissedildiği bir mekan olduğunu söylediler. Özetle pek çok vatandaşımızın olmadığı kadar çok anlamışlar ve hayran olmuşlardı Ata'mıza.

Hoşuma giden benzetmelerinden bir tanesinden şunları söylüyorlardı, "Hiç düşündünüz mü neden İran ve Irak'daki köpekler savaşmıyorlar, ya da Afganistan ve İsrail'deki köpekler savaşmıyorlar. Savaşmıyorlar çünkü şiddet doğanın özüne ters bir şey ve biz insanlar doğanın bir parçası olduğumuz halde, onu hiç bir zaman anlayamadığımız ve gözlemlemediğimiz için savaşıyoruz. Yoga Felsefesine başlamanın ilk adımı şiddeti düşüncelerimizden bile uzaklaştırmaktır." Yani bir kişinin yüzüne gülüp, içimizden "ahmağa bak" ya da "nereden çıktı şimdi bu" tarzından olumsuz düşünceler bile üretmemiz şiddetin bir şekli olarak algılanıyor Mahatma Gandhi'nin ülkesi Hindistan'da.

Bir diğer örnek yine doğadan geliyordu, "National Geographics kanalında verilen bir belgeselde genişi kırlarda keyifli bir uyku çeken kaplan görüntüsünün hemen yakınında otlayan bir geyik vardı. Geyiğin hışırtısından uyanan kaplan kafasını kaldırıp geyiğe baktı, bundan tedirgin olan geyik de, kaplanı izlemeye başladı. Ancak bir süre sonra kaplan gözlerini kapatıp keyifli uykusuna geri döndü ve geyik de otlamasına devam etti. Belgeseli sunan spikerin söylediği cümle aynen şöyleydi. 'Doğada şiddet yoktur'. Kaplanlar sadece acıktıklarında karınlarını doyururlar. Hepsi bu."

Bu anlatılanların ışığında düşünüyorumda, uzaylılar dünyayı ziyaret ediyorlar evet. Nereden çıktı şimdi demeyin. Doğanın bir parçası olması gereken bizler, bu kadar doğa dışı yaratıklara dönüştüğümüze göre, atalarımızın uzaylılarla yakın ilişkiler içinde olması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü evrende doğanın doğal bir parçası olduğunu düşünen insan ırkının sayısı oldukça düşük. Onların yerine biz yarı uzaylılar varız. Geçmişte atalarımız ve uzaylıları arasında "Selam dünyalı ben dostum"dan fazlasının yaşandığı kesin yani. Nihayetinde özel hayata girdiğinden fazlasını kurcalamıyorum.

Bu yıllar önce okuduğum bir duvar yazısını hatırlattı bana : "Biz Fatih'in torunları isek, Deli İbrahim'in torunları nerede?" Aslında ben biliyorum ama söylemeyeceğim :)

Seminerde anlatılan bir diğer örnekleme ise gül ve dikeni üzerineydi. "Gül ya da dikenli bir bitkiyi elimize aldığımızda eğer canımız yandıysa, elime diken battı deriz diyordu konuşmacılar. Oysa diken çiçeği koruma misyonuyla hiç kıpırdamamış öylece yerinde durmuştu. Dikene doğru hamle yapan biz olduğumuz halde bunu dikenin bize yaptığı bir saldırı ya da bir çeşit şiddet olarak algılarız" dediler. Biz o bitkiye yaklaşmamış olsaydık, o zaman dikende bize batmak için herhangi bir atılımda bulunmayacaktı. Eğer şimdiye dek bilim adamları uzun menzilli diken atarlı bitkiler üretmedilerse tabii. Ama üretseler bile bu doğal hayatın bir parçası sayılmayacağından yine de örneğimizi karalayamaz.

Eğer bizler birey olarak düşüncelerimizde dahi şiddeti yok edebilirsek- ki bunu biz söylememeliyiz, çevremizdekiler açıkça hissetmeli imiş - o zaman dünya üzerinde barışı sağlamak adına bir problem gözükmüyor. Yoga'nın da temelinde bize öğretmeye çalıştığının da bu olduğunu söylediler. Yoksa bedensel düğümler oluşturup şekilden şekile girmekle yoga yapılmazmış sadece, evet yoganın duruşları varmış ama bu sadece fiziksel bedenlerimizi çağdaş sanat eserine çevirmekle olamıyormuş. Huston'da yaptıkları bir söyleşide bir bayan dinleyici "Ben günde bir saat baş aşağı duruyorum, iyi yapıyor muyum?" diye sormuş. Ona hevesini kırmamak adına kötü yapıyorsun diyememişler. "Kocan bundan hoşnut mu?" diye sormuşlar, o da "evet" cevabını verince, "O halde bir saat az bile, daha çok durmayı denemelisin" demişler. "Çünkü yoga sadece insanın kendisini değil tüm evreni mutlu etmek için yapılır"

Dinimiz ve tüm dinlerin özünde de sevgi, hoşgörü yatmasına rağmen, bizim cennetin tapusunu elinde bulunduran bir kısım insanımız yoga yapmaya başlarsa acaba islamiyeti daha iyi mi anlar diye düşünüyorum bu yüzden. Hayır nedense cennetin tapusuna rağmen Kur'an'a fazla fransız kalmış bu arkadaşlar hiç değilse, insanları ekranlardan azarlamak yerine, iç huzurularına kavuşarak dünya barışına bir katkı sağlamış olurlar.

"Yurtta barış, dünyada barış" diyen Ata'mızı tekrar saygıyla anıyor, hepimiz için iç barışınızı bir an önce sağlamanızı diliyorum.

Barış sever
Fasulye
(No War/Yes Peace)

2 yorum:

orpen dedi ki...

Yazının sonunda da değindiğin gibi din alimlerinin insanları bilgilendirirken davranış şekilleri çok önemli.Bazılarının öyle hitabet tarzı var ki adamı dinden imandan çıkarır.

Fasulye dedi ki...

Sevgili @orpen bizde maalesef dinimizin öğretilen ilk harfi "GÜNAH" ve çevremizdeki herkese bırak "SEVGİ VE HOŞGÖRÜ" ile yaklaşmayı, potansiyel "GÜNAHKAR" olarak yaklaşıp, Allah ve Kul arasında olması gerekenlere bekçilik dahası bilir kişilik etmek öğretiliyor. Oysa Allah Adem yasak elmayı sevdiğine vermek için çaldı diye bizi bu kadar sevmiyor olamaz değil mi?