3 Eylül 2008 Çarşamba

DÜN GECE UZUN UZUN DÜŞÜNDÜM

Köşe yazarlarını okumayı severim. Takipçisi olduğum çok fazla yazar olmasa da, yine de her tür görüşü merak eder, bakarım. Hatta bir çoğunu sırf aynı görüşte olmadığım için okurum. Okudukça sinirlerim, kendimce cevaplar veririm, yazılanları (yapabiliyorsam eğer) araştırırım, takipçisi olurum. Ancak hafızam pek güçlü değildir. Şu tarihi olaylardan örnek vererek olayları değerlendiren yazarları özellikle beğenirim bu nedenle. Bu adamların işi araştırmacı gazetecilik zaten düşünsenize, raflar dolusu kitapları vardır diye düşünürüm nedense. Sürekli okurlar, öğrenirler. Dolayısıyla yazı yazmak istediklerinde işledikleri konularla ilgili çağrışım yapacak pek çok olay kayıtlıdır hafızalarında. Bu tür benzetimli anlatımlar daha etkileyici geliyor sanırım bana. Tabii tarihi (geçmişi) bilmek olaylar karşısında farklı bir bakış açısı kazandırıyordur mutlaka insana. Ama dedim ya benim hafızam çok güçlü değildir. Oysa özellikle ilgilimi çeken konularda çok fazla şey okurum bende. Ama gel gelelim bir tanesi aklıma gelmez hatırlamak ihtiyacı hissettiğimde.

Dün tesadüfi bir şekilde uğradığım kurum kütüphanesinde bir kitap seçtim yine malum ilgi alanlarımdan bahseden. 2002 yılında yayınlanan kitabın benim aldığım kopyası 8. baskısı idi. Kütüphaneci arkadaşımın bana söylediğine göre oldukça popüler bir kitapmış zaten, ama benim haberim olmamış. Kitabın henüz bir köşe yazarımız tarafından yazılmış önsözünü ve yazar tarafından yazılmış giriş kısmını okudum. Oldukça kalın bir kitap. Dün biraz yorgun hisettiğim için konuya dalmayayım hemen dedim, kısmetse bu akşam başlayacağım okumaya.

Hani simyacıda der ya "Hiç bir şey tesadüf değildir" diye. Bahsettiğim sayfaları okurken iki şeye şaşırdım, birisi kitabın önsözünü yazan köşe yazarı, hani şu sinirlenmek için okuduğum yazara aitti. Niye şaşırdım, çünkü bu tür bir ilgi alanı olduğunu gerçekten bilmiyordum. Kitabın yazarının giriş yazısını okuduğumda köşe yazarının daha basılmadan önce kitabı okuyup bu önsözü yazdığını ve kitabın yazılması sırasında kütüphanesinde konuyla ilgili bulunan ciddi kaynaklardan yazarın faydalanmasına izin verdiğini okudum. Hayır tabi ki sinirlendiğim ya da sevmediğim yazarın kişiliği değildi, tanımıyordum ki insan olarak kendisini. Görüşleri beni sarmıyordu sadece, iddialı oluşu, kışkırtıcı tarzı belki. Ama bir şekilde beni beslediğini düşündüm bunun. Okuyordum çünkü yine de, hatta merak edip okuyordum çoğu zaman. Çünkü onu okuduğum zaman kendi düşüncelerim netleşiyordu bir şekilde Yani yüksek sesle düşünmeme sebep oluyordu çoğu zaman. İşte o zamanlarda okuduğum pek çok şey kafamda beliriyordu yeniden ve seslendiriliyorlardı. Hatırlıyordum özetle. Bir çeşit beyin cimnastiği gibi yani.

Bahsettiğim köşe yazarı gazetedeki yazılarında bu kitabın içeriğine dair bilgi birikiminden hiç bahsetmiyordu. Zaten önsözde de bu tür ilgi alanları olan kişilerin genellikle deli saçması şeylerle uğraşanlar olarak nitelendirildiğinden bahsediyordu. Bu kitap tesadüfi bir şekilde elime geçmemiş olsaydı, bende bu yazarımızın bu tür bir ilgi alanı olduğunu hiç keşfedemeyecektim elbette. Bunları neden yazdığımı merak ediyor olabilirsiniz. Sadece önsözü ve girişini okuduğum (toplasanız 15 sayfa) kitaba, gerek yorgunluktan, gerekse aklımda dolaşan bu yazdıklarım sonucunda başlayamadım da ondan. Kitabın yazarı, köşe yazarından kitabın içeriği ile ilgili konuda "engin" bir bilgi birikimi olduğundan bahsediyor ve teşekkür ediyordu. Neden şaşırdım bilmiyorum ama sanırım bu köşe yazarını "köşesi kadar" ilan etmiştim kendime. Farklı ilgi alanlanları ya da özellikleri olan bir insan olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Ardı ardına dizilmiş kelimelerden oluşan ve boynunda atkısıyla (bana göre) pişmiş kelle gibi sırıtan matbuu bir karakterdi yanlızca demek ki. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi emin değilim şimdi. Yani bu onun başarısının bir göstergesi mi? Düşünceleriyle ve sadece vesikalık bir suretiyle var olmuştu benim için ve kendi düşünce denizimde dalgalanmalar yaratıyordu. Öyle ya da böyle bir okurdum sonuçta, okuyordum işte. Hani reklamın iyisi kötüsü olmaz hesabı ve aslında yazdıklarında kullandığı bilgi birikiminden de etkilendiğimi farkettim. Sonuç olarak savunulan görüş her ne olursa olsun bilgiye saygım sonsuzdur. Belki o kadar çok tarihi olaylardan faydalanıyordu ki, kıskanıyordum kim bilir.

İşte o yüzden merak ediyorum bunca bilgi birikimi hafızadan mı kaynaklanıyor, yani benim balık hafızam yüzünden mi okuduklarımı bir türlü toparlayıp oturtamıyorum, yoksa içime mi sindiremiyorum gerçekten. Öyle kitabı elime alıp haldır huldur okuyup geçenlerden de değilimdir hani. Hatta takıldığım yerleri bir kaç kez okurum. Etkilendiğim yerler üzerine düşünürüm falan. Ama demek ki tüm bunları bir şekilde beynimin derinliklerine atıyorum gidiyor. Notlar almam gerektiğini düşünürüm her zaman bu yüzden. Çünkü konu hakkında bir yazı yazmam gerektiğinde, okurken etkilendiğim pek çok yazıyı bir türlü derleyip toparlayamam kafamda. Bu defa bu kitaba başlarken not almaya karar verdim. Çünkü kitap blogumda bu aralar sıkça yer verdiğim dünyanın geçmişi ve geleceği ile ilgili.

Kitabın yazarı tarafından kaleme alınan giriş kısmında, bu kitabın bir takım fenomenlerden bahseden bir kitap olmadığı ve bu güne dek elde edilen bilgilere farklı ve gerçekçi bir bakış açısı ile yaklaşıldığı yazıyor. Mu kıtası, atlantis, felsefe ve inanışlar, efsaneler ve 2012 mitine dair bu güne kadar yapılan pek çok bilgiyi bir araya getirdiğini düşündüğüm kitap, belkide artık kafamda uçuşan bilgileri oturtmamın zamanı geldiğine inandığım bir zamanda elime geçti diye düşündüm. Yani hiç bir şey tesadüf değildir. Aslında okuduğum pek çok yazıda sadece bir kaç satırda bahsedilen ama hakkında az bilgi bulunan ve benim merak ettiğim medeniyetler hakkında biraz not tutmaya ve bunları eskiden okuduklarımla kafamda derleyip toparlayarak, kendi birikimim ve yorumumla bir yazı yazmak istiyordum "Ben neresiyim, burası kim" serisinin sonunda. Dün akşam belkide o son derlemeden önce bu kitabı okumam gerek diye düşündüm bu yüzden. Çünkü kitap zaten tüm bunları bir arada toplamıştı yani tam zamanınde geçmişti elimde.

Kitabı okuyup bitirdikten sonra ne düşüneceğimi bende bilmiyorum aslında, onu kitap tamamlandıktan sonra hep beraber göreceğiz. Ama dün gece okuduğum 15 sayfanın ardından (üstelik henüz kitabın gerçek içeriğine bile başlamamışken) iki şeyi düşündüm;

1. Hayatta herkesten öğrenilecek bir şeyler vardır. Buzdağını asla görünen yüzüyle değerlendirmemek gerekir. İnsan sevmediği görüşlere ve kişilere saygı duyabilir daima. Hatta bir insanın sevmediğiniz düşüncelerine sırf sunuş şekli nedeniyle hayran olabilirsiniz. Her kötülüğün içinde bir iyilik, her iyiliğin içinde bir kötülük vardır.

2. Gerçekten bazen evren işlerimizi kolaylaştırmak için önümüze pek çok fırsat sunuyor, aslında öğrenmemiz ve görmemiz için elimizin altında pek çok imkan ve fırsatlar sunulmasına rağmen görmemezliğe gelmekte ısrar ediyoruz. Belkide yaşadıklarımızın çoğuna hayıflanmak yerine oturup yaşananların bize sağladığı imkan ve fırsatları gözden geçirmeliyiz.

Garip bir yazı oldu farkındayım ama ruh halim nedense böyle bir yazı yazmama neden oldu. Belki bir çözümlenme yaşıyorum kim bilir ?

Kitabın önsözünü yazan yazarı yıllardır takip eden ve benimde sürekli okumama sepep olan bir dostuma da buradan söylemek istediğim bir kaç şey var izin verirseniz.

Dün gece uzun uzun düşündüm sevgili dostum,

Aslında bu yazarı takip etmemi sağlayarak bana kazandırdıkların için sana teşekkür ederim. Ayrıca "Bu konuya girmeyelim" diye ısrarla, seni de, kendimi de susturduğum o konu hakkında sana haksızlık ettiğim için özür dilerim. Çünkü anladım ki, ben başkalarının düşünceleri ile kendi savaşımı verirken, karşımdakilerin birer insan olduklarını ve duyguları, geçmişleri, yaşanmışlıkları olduğunu göz ardı ediyorum. Sadece düşüncelerimizin hızı ve yoğunluğundan içimde bir anda kabaran duygu dalgalarının sertliği ile seni incitmek istemediğim için konuyu kapatmaktan yanaydım, ama anladım ki seni bir bütün olarak kabul etmeyi reddetmekten başka bir şey değil bu. Bu nedenle bu konu hakkında bildiklerini ve yaşanmışları benimle de paylaşıp bir katkıda daha bulunmayı esirgemezsen çok sevirinim. Çünkü ancak o zaman seni de kendimi de serbest bırakıp bir bütün olarak algılamayı öğreneceğim sanırım ve belki de böylece bir erdem sahibi daha olacağım sayende :)

Bu arada sizleri merak da bırakmayayım;
Kitabın adı ve yazarı : 2012 ve Marduk'la Randevu - Burak Eldem
Şimdilik öneremeyeceğim, çünkü önce okumam gerek.

Dalgalanıp da durulmayan
Fasulye

3 yorum:

Nily dedi ki...

Hoşgeldin Fasülye, kim kim diye diye sonuna geldim yazının, bitirip paylaşmanı sabırla bekleyeceğim.Sevgiler

orpen dedi ki...

Güzel bir yazı sanki benim düşüncelerimi aktarıyor.Benim de kendimi iyi hissettiğimde sinir olmak için veya bu adam bugün ne saçmalamış diye okuduğum köşe yazarları mevcut.Ancak zamanla bazıları hakkında önyargılı davrandığımı da düşünebiliyorum.Bahsettiğin yazar Hıncal gibi geldi.

Fasulye dedi ki...

Merhaba nily hoş bulduk kitabı elimden geldiğince hızlı okuyup aktaracağım sizlere de hani not alacağım ya abu sefer :))

Sevgili orpen hıncal abi diil.. aslına bakarsan onu neredeyse hiç okumuyorum daha magazinsel geliyor bana o.. şenay düdek gibi yani :))Ama bakarsın yarın öbürgün bir farklı özelliğini öğrenir bir hesaplaşma daha yaparım kendimce :))