24 Ocak 2010 Pazar

MUSTAFA

Hava kararmak üzereydi, sedirin üzerinde kolunu cama dayamış kaynayan çorbanın kokusunu duyarak oturuyodu Mustafa.. Masmavi gözleri öyle uzaklara bakıyordu ki, gözlerinin önünde uzanan tanıdık hiçliği görmedi bile. Sarı saçlarını geriye doğru taramış bir heykel kadar hareketsiz başını dayamıştı bir avucuna.. "Bu çocuğun ateşi düşmeyecek" demişti Latife dün gece onu uyandırıp.."Tez elden bir doktora götürmek lazım..".

Dışarda alabildiğine kar vardı. Kerpiç evin, sac kaplı çatısında biriken kar diz boyunu geçmişti. Yağmıyordu iki gündür. Ama öyle soğuktu ki, donaklamıştı düştüğü yerde bembeyaz bir taş gibiydi şimdi... Yolu açmaya çalışıyorlardı.. Parmakla sayılacak kadar az haneye ulaşmaya çalışıyordu yetkililer..

İlkin anlayamamıştı ne oluyor diye Latife'nin suratına bakmıştı bir kaç saniye, kan ter içinde kalmış Latife kayan yemenisinin kenarına alnındaki teri silerek tekrarladı yeniden.."Doktor lazım, yanıyor çocuk!". Köyde doktor yoktu, ilçe bir saat uzaklıktaydı ve dışarda buğday boyu kar vardı.

Karısının peşinden çocukların yattığı şiltenin yanına gitti. İsmet ile Şerife uyuyorlardı, olanlardan haberleri bile yoktu. Mehmet'in terden kafasına yapışmış saçlarını eliyle düzelterek ateşini kontrol etti. Çok sıcaktı, hem de çok.. Yerde duran tasın içindeki bezi sıktı Mehmet'in alnına koydu. Latife uyanan Şükrü'yü memesine dayamış sakinleştirmeye çalışıyordu.  Mehmet'in alnındaki bez daha çocuğun alnına değer değmez ısınıyordu zaten. Bezi geri aldı ve yeniden ıslatıp dikkatle sıkarak oğlunun alnına yerleştirdi. Latife'ye baktı tekrar.. Şükrünün beşiğini sallıyoru şimdi.. Başı çocuğun yüzüne yakındı, yemenisinden bir şey görünmüyordu.

"Kar" dedi birden çömeldiği yerden doğrularak.. "Kar getireceğim.." Odaya gitti yatağın üzerindeki batteniyeyi aldı, geri döndüğünde gözleri bir şeyler arar gibiydi. Lavabonun yanındaki plastik kabı kaptı, kapıya yöneldi.. Arkasına bastığı ayakabılarını giyerken araladığı kapıdan ayaz bir anda içeri dolmuştu. Latife kalkıp çocukların üzerini örttü. O da battaniyeye sarınıp kapıyı arkasından kapattı.

Aydınlık geceye eşlik eden ulumalar vardı sadece.. Düşmemeye çalışarak elini soğuk kara daldırdı. Bir avuç, bir avuç daha..Kapının önünde ıslanan pijamasındaki karları silkeledi ve ayaz içeri dolmasın diye hızla arkasından kapattı kapıyı.. Omuzundaki battaniyenin düşmesine aldırmadan, Mehmet'in başucuna çömeldi.. Plastik kaptan aldığı karı yavaşça çocuğun alnına değdirdi. Fazla ısınmış tenine değer soğukluğun şokuyla irkilen Mehmet gözkenarlarından dökülen yaşlarla çırpındı bir süre. Alnında gezen buz gibi kardan akan su ve gözyaşları kulaklarının arkasından yastığa damlıyordu.. Çekmeceden çıkarıdığı havluyu Mehmet'in başının altına serdi Latife..

Ateşin düşmesi bir kaç saati bulmuştu, sakinleşen Mehmet derin bir uykuda gibi gözüküyordu. Bu arada yeniden uyanan Şükrü'yü kucaklayan Latife, "Çok şükür" diye inledi vucudundaki bütün nefesi boşaltıyormuşçasına.. Karısına bakıp sessizca başını salladı ve yatağa doğru yöneldi yeniden.. Uykusu hiç kalmamış olsa da yine de uzanmak istiyordu bedeni.

Ertesi gün camdan bakarken bunları düşünüyordu Mustafa, çok net hatırlamasa da onun da ağabeyi bir gece böyle hastalanmış ve ateşini düşürmek için çok uğraşmışlardı. O zaman Mustafa'nın babası da dışardan getirdği kar ile kardeşinin vucudunu ovmuştu. Ama ateş düşmemişti. Üç gün boyunca  ateşler içinde yandıktan sonra soğumuştu abisinin bedeni.. Hem de bir daha hiç ısınmamacasına soğumuştu.

Baharı ailelerinden hiç eksik vermeden karşılamışlardı. Mutluydu Mustafa, karlar çoktan erimiş, ilçeye giden yollar açılmıştı. Köyün camisine doğru giderken "Çok şükür!" dedi yüksek sesle..

Camiden çıkış kahveye uğrayacaktı, ilçe teşkilatından birileri gelmişti köye..

Sadece yazları hareketlenirdi köy, büyük şehirlere göçen ailelerin çoluğu çocuğu gelir, köydeki evinin tadını unutamayan yaşlılar dolardı köye.. Kahvede köyün sorunları eksiklerini konuşurlar, ilçeye gidip bunları halletmekten bahsederlerdi bütün yaz. Camiyi onarmışlardı geçen sene.. Yeni halılar alınmıştı camiye.. Ses sistemi onarılmıştı bir de.. Resmi olmasada bir birliktelik vardı şehirdeki köylüsünde de..

En uzak ilçeye gitmişti oysa Mustafa.. Daha uzağını hiç görmemişti. Yazın tarlasında yetiştirdikleri ile bir kaç meyva ağacından topladığını ilçe pazarında satıyordu. Yazın köyü nüfusu artığında her hafta bir minübüs ekmek, meyve sebze ve genel ihtiyaçları getiriyordu köyle.. Zaten şehirden geleneler köyün eksiğini bildiklerinden gelirken tedbirli gelirdi hepside..

Onlar gittğinde yeniden sessizliğe bürünürdü köy..Kimisi bir kaç kışı köyde geçirmeyi denemişti. Ama büyük şehirde yaşamaya alışmış insanlara göre değildi burası. Yazın varolan zenginlikten eser kalmıyordu..

Kahveye vardığında önündeki arabalardan anladı geldiklerini.. Bir de kamyon vardı tepeleme yüklü.. Muhtar çayocağının hemen önündeki masada konuşuyordu yeni gelenlerle, ellerinde ki listenin üzerine eğilmiş bir şeylerin hesabında gibiydiler. Kapının hemen yanındaki masaya ilişti. Okuması yazması pek yoktu Mustafa'nın. Ancak yetecek kadar biliyordu. Gözü dışardaki kamyona takıldı. Kocaman kutular vardı kamyonun üzerinde.. Beyaz plastik bir sicimle bağlanmıştı her biri.. Kutuların üzerinde yazılanı okumaya çalıştı, nasılsa muhtarın ya da kahvedekilerin konuşacakları bitmemişti daha.."Aarr-çee-liik" diye heceledi. Şimdi ne kendisi ne de ailesi köyle yaşamayan ağalarının evinde görmüştü yazın geldiklerinde.. Ağa iyi adamdı. Köyünü hiç ihmal etmezdi. Kendine büyük beton bir ev yaptırmıştı. Her yaz ailesi ile birlikte gelir, yemekler düzenler.. Köyün sorunlarını dinlerdi. Şehirde boş durmaz elinden geleni yapar köylüsünün her derdi ile ilgilenirdi. Şehirde de ona danışırdı herkes, saygısı büyüktü.

Onların evinin mutfağında gördüğünü hatırladı bu yazıyı.. Buzdolabının üzerindeki küçük metal levhada yazıyordu. Arçelik. "Allah allah dedi içinden, köye buzdolabı mı getirdiler". Köyde elektirik vardı, yazın köyle gelenlerin hepsinin evinde buzdolabı, çamaşır makinası ve benzeri eşyalar olmasına rağmen, köyle pek ihtiyaç olmadığından eksikliğini hissetmemişlerdi. Havalar ısındığında suları ve kavurmaları toprak çömleklerde muhafaza edebiliyorlardı zaten. Evin hemen yanına kışlıklarını saklayabilecekleri bir küçük odacık yapmıştı, penceresi olmayan bu odacıkta, un, soğan, patates ve gereken bakliyat duruyordu. Su zaten dağdan geldiğinden çeşmelerden akan suyu kullanıyorlardı. Evde elektirikli olan yegane eşya, radyo ve ocakdı. Ocağı beş sene önce şehirden almıştı, köye elektirik gelince. Latife tüpten kurtulduğuna çok sevinmişti. Aslında Latife'nin bir de çamaşır makinası istediğini biliyordu ama, onu alacak parayı denk getirememişti henüz. Ama bu kış zor geçmişti. İki yıl önce bakır leğenin başında beli kilitlenip kaldığından beri Latife için de zor olmaya başlamıştı eğtilip doğrulmak. Çocuklar daha küçüklerdi, üstleri başları sürekli yıkanıyordu. Öyle şikayet eden bir kadın değildi Latife ama yine de geceleri belinin ağrısından uyuyamadığını biliyordu. Şükrü'ye hamile kaldığından beri daha da artmıştı ağrıları. İlçeden gelen ebe "Beline dikkat etmessen bir gün kilitlenip kalırsın" demişti. Ne yapardı küçücük çocuklarla Mustafa o zaman..

"Bu kışa girmeden Allah nasip ederse alırız" diye iç geçirdi kendi kendine..İlçe'de tanıdığı bir dükkan vardı. Uzaktan da olsa akraba sayılırlardı. Gider onlarla konuşur bir şeyler ayarlardı herhalde..Muhtarla gelenlerin konuşması bitmek bilmiyordu. Gözünü dışardan ayırıp onları izlemeye koyuldu. Önüne konan bardağın içine attığı şekerleri karıştırıyordu bir yandan da. Konuşulanlara kulak vermek istese de, radyodan gelen ajansın sesini dinlemeye başladı "Yaklaşan genel seçimler öncesi...", sıcak bardağı kavrayıp dudaklarına götürmeye hazırlanıyordu ki, "Mustafa" dedi muhtar ona dökerek.."Gel aslanım". Bardağı yeniden tabağa bırakıp doğruldu. "Buyur beyim" dedi muhtarın yanında duran adamların ona çevrilmiş yüzlerine bakarak. "Hele şuraya bir imza at" dedi muhtar, işaret parmağını beyaz kağıdın üzerinde adının yazdığı yeri yanına dayayarak. "Hayırdır?" dedi Mustafa soran gözlerle muhtarın yüzüne bakıp.." Parmağını kağıdın üzerinden ayıran muhtar, aynı eliyle sırtına bir iki şaplak indirip "Hayırdır Mustafam, hayırdır" dedi gülümseyerek. Gelenlerden biri "Biliyorsunuz seçimler yaklaşıyor, biz de parti ilçe teşkilatı olarak, köylünün daima yanında olan partimizin, seçimlerden önce dağıtılmak üzere hazırladığı hediyelerini getirdik sizlere.." dedi. İktidarda bulunan partinin ilçe teşkilatının binası, onun satış için gittiği pazarın hemen ilerisindeydi. Kocaman harflerle yazan parti adının bulunduğu tabelayı her gittiğinde görmüş olsa da, bir an önce işini halledip dönmek istediğinden aklında tutma gereği bile duymuyordu.

Bundan önceki seçim dönemindede yine kahveye gelen teşkilat köylüye ufak tefek bir şeyler bırakıp gitmiş, seçimden sonra da bir daha hiç uğramamıştı. Zaten Mustafa'da seçimin olduğu gün ilçeye gidecek durumda değildi. O yüzden hiç ilgilenmemişti de..

"...Sizlerden de sandık başına gittiğinizde desteğinizi esirgememiniz bekliyoruz" dedi ilçeden gelen adam. "Tabi, tabi" diye onayladı muhtar, "Liste bende saklı duracak, zaten kaç hane var ki köyde, hepimiz size oy vereceğiz" dedi.

Latife haberi duyunca çok sevinmişti. "Allah bin kere razı olsun particilerden" dedi. Seçim zamanı geldiğinde Mustafa'yı zorla ilçeye gönderdi. "Git oyunu at bey" dedi. "Gelip de geri almasınlar, Allah yanında da borçlu kalmayalım".

Gitti Mustafa çaresiz.. Her Mustafa'nın şansı Kemal'e ermek olmuyordu.

Mehmet'i askerde şehit verince "Vatan sağolsun" diyebildi gözyaşları içinde.. Şükrü parti teşkilatına girdiğinde, göğsü kabardı evladıyla..

Şehirde iki kişi konuşuyorlardı :

"Sattı bu millet şerefini üç kuruşluk beyaz eşyaya, geldi oturdular gene başımıza.. Bu millet adam olmaz.."

Sevgiyle
fasulye

6 yorum:

aktifmutfak dedi ki...

sen laktoz.net in yarışmasına neden katımıyorsun arkadaşım.kalemin mükemmel...bekliyorum valla yazını laktoz a.lam-ı cimi yok:)..kalemine sağlık.muhteşem olmuş yazı...

Adsız dedi ki...

bilmem ki :) aklıma gelmedi
fasulye

Sishyphos dedi ki...

Hiç bir şeyin uzaktan göründüğü gibi olmadığına dair ne güzel bir öykü bu.
tebrikler fasulye,kalemine sağlık

Adsız dedi ki...

sishyphos :) evet konuşmak ne kolay değil mi bazen.. yargılamak..
teşekkürler yorumun için
sevgiler
fasulye

Sishyphos dedi ki...

Dün bir iş ahbabımın anlattığı bir şey üzerine direkt bu yazın geldi aklıma ama vaktim olmadı dün girip yazmaya.Erken seçim kokusu var havada.RTE abimiz bir belediye toplantısına katılıp herkese kömür yardımı yapın kış bitmeden diye buyurmuş.Bir düşündüm sonra 5 gün önceki kar ve soğuğu,o soğukta biz ısınırken çatısı altında titreyenleri;kim yargılayabilir ki onları,çoluğunu çocuğunu ısıtmak istedi diye.Ama bunu böyle kullananların acaba bir gün bir katta yargılanacağını düşünebilir miyiz??

Adsız dedi ki...

biliyorsun bir yandan da Kur'anı incelemeye devam ediyorum ve buna dayanarak diyebilirim ki yargılanacaklar.. kimsenin ahı kimseye kalmaz diye biliyorum ben
fasulye